TÜRK ŞİİRİNDE TANRIYA KAFA TUTANLAR

4. Yazı 07 Mayıs 2007

‘‘ Bir can verdi bize; bin alır

Gideriz, gözümüz arkada kalır

Sevinsin ... ''

(Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun mezar taşı yazısı)

 

Ömer Hayyam'ı bilirsiniz. Aklına Tanrı düştü mü, açar ağzını yumar gözünü, söylenir de söylenir. Dünya'ya, Tanrı'ya, insanların yaşayışlarına, krallara, padişahlara, haydutlara, softalara, kadınlara, kedilere, köpeklere öyle bir bakar ki; bizden aşağı yukarı 1000 sene evvel yaşamış bu adamdan etkilenmemek mümkün değil.Söylediği sözler yobazların yüzüne yapışır, aşıkların dudaklarını birbirleriyle buluşturur. Çoğu insan, onu elinden şarap şişesi eksik olmayan, sakalı beş karış bir ayyaş olarak düşler. O şarap adını verdiği inancının peşinden 1070'lerin İran'ında, Selçuklu Devleti'nde korkmadan yazdıklarıyla, çağından ve çağının tüm insanlarından çok ötede bir yerlerde olduğunu göstermiştir dünyaya. Hatta çağımızdan da. Ve hatta tüm inanışların ötesinde bir yerde.

 

‘‘ Ey kör! Bu yer, bu gök, bu yıldızlar boştur boş!

Bırak onu bunu da gönlünü hoş tut hoş

Durmadan kurulup dağılan bu evrende

Bir nefestir alacağın,o da boştur boş!

 

Hayat kısaydı. Ve Müslümanlık, Hıristiyanlık, Musevilik, şu din, bu din, namaz, niyaz, ayin insanın ellerinde kelepçeliydi. O zaman düşündü Hayyam; geriye kalan tek yol sarhoşluğa vurdu kendini. Kendi deyimiyle ayıkken bastırdığını, sarhoşken özgürlük yaptı.

 

‘‘Şarap, sen benim günüm güneşimsin

Öyle bir dolsun ki seninle içim

Bir bildik görünce beni sokakta

‘‘Ne o şarap, nereye böyle?'' desin''

 

Fakat halt etmişler Hayyam'ın inançsız olduğunu söyleyenler. O, bir şeylere inanmadan yaşamanın mümkün olmadığını en iyi bilenlerdendi. Bilime inanıyordu. Bütün benliğiyle. Sadece sahtekarlığını dinle örtmek isteyen insanlara inanılmaz bir öfke duyuyor ve yazıyordu. Aptal aptal gökyüzüne bakıp, Tanrı'dan medet umanlara ‘‘Tanrı orda değil'' diye avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Sonra da toplumda ki tüm düzensizliğini bana kalırsa insanları buna değer bulmadığı için (ki içinde bulunduğu politik kaos içinde asla siyasete karışmadığından da bellidir bu) Tanrı'ya dayandırıp ona çatıyordu.

‘‘Var mı günah işlemeyen, söyle!

Yaşanır mı hiç günah işlemeden, söyle!

Bana kötü deyip kötülük edeceksen,

Yüce Tanrım, ne farkın kalır benden, söyle!''

Ya da şunu hatırlayalım.

‘‘Beni özene bezene yaratan kim? Sen!

Ne yapacağımı da yazmışsın önceden

Demek ki günah işleten de sensin bana

Öyleyse nedir o, cennet cehennem?''

 

Bazense öyle bir doluyordu ki, dönüp sert bir tokat atıyordu insanlara:

 

‘‘Açılmaz kapıları açmanız mı gerek?

Dünyada insanca yaşamanız mı gerek?

Bırakın öyleyse iki dünyayı birden

Ey ölü canlılar, canlar uyanık gerek!''

Çok tepki alsa da, sofular onu parçalamak istese de hiç mi hiç umurumda değildi. Bakın iki dörtlüğünü daha aktarayım size;

 

‘‘Orucumu yiyorsam ramazanda

Mübarek aydan habersizim sanma

Çileden gece oluyor da gündüzüm

Sahura kalkıyorum gün ortasında''

‘‘Felek ne cömert şu aşağılık insanlara

Han, hamam,dolap,değirmen hep onlara

Kendini satmayan adama ekmek yok

Sen gel de yuh çekme böylesi dünyaya''

 

Hayyam İran'lı ama ondan bahsetmeden böyle bir konuya geçiş yapmak istemedim. Sizlere bu yazımda müslüman Türk dünyası şairlerinin Tanrı'ya nasıl kafa tuttuğunu anlatacağım. Tanrı'ya kafa tutmak onun varlığını reddetmekle karıştırılmamalı ama. Bu kimi zaman toplum yapısına bir tepki, kimi zaman dinin baskıları karşısında kaybolan insanların ‘‘bende varım'' diye kendilerimi gösterme çabaları, kimi zaman da kişisel açmazlarda yaratanla kavga eden ruhlar olarak ortaya çıkmıştır. Bu yazıyı yazarken büyük oranda İsmet Zeki Eyüboğlu'nun aynı başlıklı, fakat sadece divan şiirini içeren incelemesinden yaralandım. Şiirlerin karmaşık dilini çözmeyi başarınca, bundan büyük keyif alarak araştırmamı genişlettim. Pek çok şiiri kurcaladım. Sitemizde bana ayrılan köşedeki genel anlamda sert çizginin aksine, daha naif, sizi biraz olsun dinlendirecek bir yazı yazmak istedim. Kendimizi berbat hallerde hissettiğimiz, kimsenin bizi anlamadığını düşündüğümüz, nedensiz yere moralimizin bozulduğunu, çatacak bir yer aradığımız, felek denen şeyin bize haksızlık ettiğini düşündüğümüz zamanlarda hissettiklerimizi büyük şairlerin kaleminden duyurmak istedim. Gerçi büyük şairler, büyük öfkeleri yada derin üzüntüleri köklü sorunlar nedeniyle olur ama, neyse... Biz yazımıza insanın ne olduğunu tartışarak bir giriş yapalım.

Adem'le Havva'nın suçu nedir? Sadece yasak meyveyi yemeleri olmasa gerek. Onların neden cennetten kovulduklarını tartışarak başlar insanoğlunun sorunları? Yaratılışlarından gelen duyguların açığa vurulması yani aşkın doğuşu mu gerçek suçları? Şu da tartışılır. Adem ve Havva suçlu da Meryem neden pırıl pırıl? Neden gizli saklı olmayan bir aşk cezalandırılırken, babasının kim olduğu belli olmayan bir çocuk Tanrı'nın çocuğu olarak adlandırılır? Ne üstüne gitme, ne de tüm bunlara cevap arama gibi bir derdim var. Tarih boyunca bu tüm insanların akıllarının bir köşesinde duruversin. Bana kalırsa tek suç, kadın ve erkeği birbirleri için kaçınılmaz kılan doğanın yapısıdır. Tanrı'nın varlığını sorgulama ta buralardan başlar. Merkez aşktır. Ve çeşitli yöntemlerle devam eder.

Elimde ki kaynaklar ve özellikle İsmet Zeki, bunu pek çok yoldan anlatır. Ben kısaca özetleyeyim.

Ey ulu tanrı! Beni insan olarak sen yarattın! Sonrada başımı sayısız sıkıntılara soktun. Kanımın sıcaklığınca benimsediğim, sevdiğim insanları elimden aldın. Ruhlarını başka dünyalara attın. Canım gibi sevdiğim bu insanların cesetlerini yüzyıllarca yaktım, denize attım, toprağa gömdüm. Güzel vücutları böceklere yem oldu.Senden korktum, sana sığındım. Yardımını bekledim. Din adamlarının bana söylediklerini yaptım. Ama sen gene beni suçlu saydın. Bu da yetmiyormuş gibi seni ateşlerde yakacağım, dedin. Şimdi gücenme de cevap ver bana. Bu düzenin suçlusu kim? Sen misin, ben miyim? Beni yaratman için bana sordun mu? Sana dilekçe mi verdim? İnsan özgürlüğümü hiç ölmeyeceğim, aşkın tadını bile duymayacağım belirsiz ir dünyaya saklayacağıma, ateşinde yanmaya razıyım'

 

Tanrı'ya kafa tutan şiirlerin genel olarak çıkış noktaları bunlardır. Bunların nedeni de Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık gibi üç büyük dinin daha çok gizemlerle dolu olmasıdır. İnsana yönelen, daha doğrusu insan adına yaratılan ilk düşünce ürünlerini eski ilkel dinlerde görüyoruz.

Puta tapıcı dinler insanı daha iyi anlamış desem şaşmamalı. Çünkü onlar için yaratıcıları yaratanlar insandır. Tanrısına dokunur. Ona sarılır, ağlar. Puta tapan herhangi birinin derdi Tanrı'dan yardım beklemek değildir bana göre. Bir rahatlama yoludur. Güneşe tapan insanlar da, Tanrılarını başlarının üstünde görmüş, soğuk geçen günlerin korkusuyla daha iyi yaşamaya çalışmışlardır. Doğanın yaratıcı,doğurucu gücü ilk dinlerde insandır örneğin. Kibele'nin (Hititçe Kubaba) göğüslerinden emdiği öz su ile beslenen Hitit Tanrılarının salkım salkım sakallarından üzüm toplayan, buğday başaklı ellerinden ekin deren insanlar, üç büyük dine oranla doğayı daha iyi kavramış, onu daha çok sevmişti. İnsanla Tanrılar el ele, diz dizeydi. Tanrı insan biçiminde, insanda Tanrı gücünde olunca yakınlaşmalar, kaynaşmalar daha sıkı oluyordu. İnsan doğadan, gerçek yerinden kopmamıştı ama Tanrılarla yaşamaktan da bıkmıştı. Zaman geçtikçe insanı Tanrıdan, Tanrıyı insandan ayıran, araya derin uçurumlar sokan büyük dinler oluştu. Bu fikirlerin gelişimi ilerlemişlik göstergesiydi aslında. Fakat zamanla Tanrı'yla insan arasında ki uçurum artmış, insanı yok sayan ve özgürlüğe kısıtlamalar getiren yasaklar gelmişti. Şiirler bile sadece Allah'a övgü anlamı taşıyordu artık. Öyle şairler çıkmıştı ki, Tanrı'nın her yerde olduğunu anlatmayı bile başarı saymışlardı;

 

‘‘Ben bilmez idim gizli yan hep sen imişsin

Tenlerde ve canlarda nihan hep sen imişsin

Senden bu cihan içre nişan ister idim ben

Ahir bunu bildim ki cihan hep sen imişsin

(Şairin kim olduğunu ve dönemini bilemiyoruz.)

 

Bazı ozanlar içinse bundan utanç verici bundan yüz kızartıcı bir durum yoktur. Madem bütünlük içinde insanın yeri yok ve her yerde Tanrı var, o zaman böyle bir ortamda insanın işi ne? Tek sorumluluğu Tanrı'nın kulu olmak mı ya da istemlerinin sınırı nereye kadar? Bu kör inanışa bakın Arap şair MAARİ nasıl tepki vermiş?

 

‘‘Müslüman tökezledi, Hıristiyan mutsuz

Yahudi şaşakalmış, Mecusi sapkın

İki tür insan kalmış demek ki bu dünyada

Biri akıllı dinsiz, öteki dinli çılgın''

 

İnsanın yok olma tehlikesine karşı en güzel şiirleri, Türk şiir dilinin kurucusu ve belki de ilk aydınımız sayılan YUNUS EMRE yazmıştır. O duru, o yumuşacık diliyle. Yunus Emre bütünüyle dinine ve geleneklerine bağlı bir ozandır. Fakat o, Tanrı'nın içinde kaybolmamıştır. İnanmış biri olarak, soru sormasını bilen biridir;

 

‘‘ ...

Kıl gibi köprü gerersin geç diyü

Gel seni tuzağımdan seç diyü

Ya düşer ya tayanur yahut uçar

Kulların köprü yapar hayır için

...”

(Yaptığın o kıl gibi köprüden insan nasıl geçsin. Ya uçması ya düşmesi gerek. Kulların köprüyü hayır için yaptırır. Kötülük için, seyir için köprü yapılır mı?)

 

‘‘ ...

Geçmedi mi intikamın öldürüb

Çürütüb, gözüme toprağ doldurub

Hiç Yunus'tan değdi mi sana ziyan ?"

 

Aslında burda, dinin kötüler elinde nereye değin götürüldüğünü, Tanrı'ya ne gibi kötü eylemlerin yüklendiğini dile getiren anlamın yanında, birde Tanrı'ya yaptığı işlerin ne kadar yakışıksız olduğunu sorma vardır. Ne dediği açıktır. Bunu kuluna neden yaptığını sorar. Tanrı öç almaz, öç almak güçsüzlerin işidir. Tanrı'nın bunları yapması bir insan için kolay kabul edilir bir şey değildir.

Yunus Emre insanı öne çıkarmıştır her zaman :

“Bir ben vardır bende benden içeri” diyerek insanın ne derin bir varlık olduğunu ne güzel anlatmıştır. Ya da şu dizeye bakın bir de. Bir insan başka ne diyebilir ki?

 

“Ben bir kitap okudum kalem onu yazmazdı

Mürekkep eyleyeydim yetmeye yedi deniz”

Tanrı'ya ve dine o kadar güzel yaklaşır ki, onun kalemine kapılıp gitmemek kimin elinde:

“Bir kez gönül yıktınsa bu kıldığın namaz değil

Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil”

Her zaman merkezi insandır, insan sevgisidir. Aşktır.

“Cennet dedikleri bir ev ile birkaç huri

İsteyene ver sen onu, bana seni gerek seni”

 

Yüzlerce yıl sonra da bazı şairler tüm dinlerin temeline insanı oturtmayı başarmıştır. Örneğin ünlü opera sanatçımız ve Türkiye Cumhuriyeti'nin yetiştirdiği en büyük aydınlardan olan RUHİ SU şöyle demez mi?

“ YARATAN BİZLERİ İNSAN YARATTI

Yaratan bizleri insan yarattı

Muhabbet insana, cana muhabbet

Cümle mahlukatın üstünde tuttu

Muhabbet insana, cana muhabbet

 

İnsan olan insan, gelsin beriye

Kimi kara, kimi çalar sarıya

Aslolan hayattır, bakma geriye

Muhabbet insana, cana muhabbet

 

Ne mutlu ki bize insan olmuşuz

İnsan sevgisini gerçek bilmişiz

İnsanın dalında açıp gülmüşüz

Muhabbet insana, insan olana ”

 

 

Geriye dönelim gene. Büyük aşk filozofu MEVLANA'ya kulak verelim. Mevlana'da da insanı merkeze alan bir inanış vardır. O, Allah'a ulaşmayı insana ulaşmak olarak düşünmüştür. Ona göre Allah'a duyulan aşk, herkese duyulmalıdır.

 

“Hacılar, Kabe'nin dört bir yanından secdeye kapanırlar. Kabe'yi ortadan kaldırdın mı, herkes birbirine karşı secde ediyor olur. Öyleyse asıl ibadet hacı da değil, yürekte olandır.”

Örnekler çoğaltılabilir Mevlana'dan da. Ama daha farklı isimlerden bahsedersem yazımın daha renkli olacağı düşüncesindeyim. Örneğin HALLAC-I MANSUR. Hallac-ı Mansur'un düşüncesine göre de insanla Tanrı eş – varlık ortamında bulunur. Arada önemli bir fark yoktur. İnsan Tanrı ile, Tanrı'da insan ile birdir. Özdeştir, yan yanadır, iç içedir. Onun :

 

“ Beni öldürün, beni öldürün

Yaşamım ölümümdedir

Ölümüm yaşamımdadır

Yaşamım da ölüm, ölümüm de yaşam vardır ”

diye Türkçe'ye çevrilen şiiri de bu inancını sergiliyor. Zaten O, yaşadığı çağa büyük gelen bu düşünceleri nedeniyle, derisi yüzülerek öldürülmüş bir düşünürdür. (İlgilisi için bir not : Hallac-ı Mansur'un inandığı “Ben Tanrıyım” görüşünün adı “Enel-Hak” 'tır ve Yunus'tan yüz yıl sonra gelen Seyyid Nesimi de bu görüşü sürdürmüştür.)

Neyse ben yazımın en önemli bölümüne geleyim. Yazıma başlığına veren bölüme. Tanrıya kafa tutma ve onu kınama. İslam dini, inançları bilgisiz kullanıcılar elinde katlanılamaz bir duruma gelince ister istemez bir takım çatışmalar olmuştur. Şeriatın tüm şiddetine, asıp kesmelerine karşın özgür düşüncenin sesi kısılamamış ve ozanlar Tanrı'ya yakışmadığını düşündükleri her şeyi yazmışlardır. Bana kalırsa dış toplumun geri kafalı yaşayışına olan tüm tepkilerini Tanrı'ya çatarak çıkarmışlardır. Örneğin 16. yüzyılın Bektaşi ozanlarından AZMİ :

“Yeri göğü, ins-ü cinni yarattın

Ey mimar başı, eyvancı mısın

Ayı, günü, çarhı, burcu var ettin

Ey mekan sahibi rahşancı mısın?

 

Denizleri yarattın sen kapaksız

Suları yürüttün elsiz ayaksız

Yerleri temelsiz, göğü dayaksız

Durdurursun, acep iskancı mısın?

 

Kullanırsın kanatsızca rüzgarı

Kürekle mi yaptın sen bu dağları

Ne yapıp da öldürürsün sağları

Can verüb alırsın, sen cancı mısın?

 
 

 

Sekiz cennet yaptın sen adem içün

Adın büyük bağışla anın suçun

Ademi cennetten çıkardın niçün

Buğday nene lazım, harmancı mısın?

 

Bir iken bin ettin kendi adını

Görmedim sen gibi iş üstadımı

Yaşadırsın, kurudursun odunu

Sen bahçevan mısın, ormancı mısın?

 

Şanına düşer mi noksan görürsün

Her gönülde oturursun, yürürsün

Buna canı alıp gene verirsin

Götürüp getiren kervancı mısın?

 

Beni delil eder benden söylersin

İçerden Azmi'yi Pazar eylersin

Yücelerden yüce seyran eylersin

İşin seyran, kendin seyrancı mısın?

... ”

diye uzunca bir şiir yazmıştır.

 

 

Azmi çok sinirliymiş, belli. Şiir o kadar uzun ki, kısaltana kadar akla karayı seçtim. Cehennemden bahsederken “Sen hamamcı mısın?” diye bağırıyor Tanrı'ya. Ama şiirin en etkileyici dizelerinden birini de yazmak gerek size:

“ (Tanrım) , gönlümün yarısına yabancı mısın?”

Yüzyıllar sonra bu duygusal öfkeyi SABAHATTİN ALİ 'nin bir dörtlüğünde görürüz:

“Dertlerin kalkınca şaha

Bir küfür yolla Allah'a

Görecek günler var daha

Aldırma gönül, aldırma”

 

Şimdi tekrar eskilere dönelim. Belki kimse Azmi kadar sinirli bir şeyler yazmamıştır ama gene de tepki gösteren çokça şairimiz vardır. Örneğin pek çoğumuzun ismini bilip de, ne olduğu hakkında çokça fikri olmadığını sandığım birinden örnek vereyim. Divan edebiyatının en önemli şairlerinden kabul edilen FUZULİ'den :

 

“Ey gönül, elinde şarap kadehi var, bırak tespihe el sürme

Namaz kılanlara uyma, onlarla durma, oturma

Secdeye eğilerek özveri tacını başından düşürme

Abdest suyuyla esenlik uykusunu gözünden kaçırma

Ayak altında kalırsın, sakın, hasır gibi camiye varma

Elinde olmadan gidersen de, orda minber gibi çok durma

Müezzini dinleme, içine bulanıklık, karışıklık düşürme

Vaizden bilgi isteyerek cehennem kapısını açtırma

Kalabalık yığıldı, camiye bir soğukluk, katılık doldu

Kendine gel, sende camiye gidip soğukluğu çoğaltma

Hatibin söylediğine bakma, müftünün sözüne inanma

İmamı akıllı sanma, kendini ona verme, güvenme

Ey Fuzuli, ne uğraşırsın, eksik tapınmada yarar yok

Kendine gel, iki yüzlülüğü tapınma sayıp aşırılığa vardırma ...”

 

Şeriat yetkilileri bu dizelere sesini çıkaramıyordu ama içten içe bu ozanların öldürülmeleri ya da çok ağır şartlarda cezalandırılmaları için can atıyordu. Onlara “kızılbaş, dinsiz, sapkın” diyorlardı. Oysa toplumun düzeni o kadar bozuk ve din kuralları öylesine ağır basıyordu ki ŞEYHÜLİSLAM YAHYA EFENDİ bile bir şiirimde şöyle diyordu:

 

“Camide iki yüzlüleri bırak, iki yüzlülük etsinler

Meyhaneye gel, ne iki yüzlülük var ne de iki yüzlü”

 

Daha sonra Kanuni döneminin en ünlü ozanı kabul edilen BAKİ var. Baki Kanuni'ye yani “cihan padişahına” yakınlık kurabilen tek şairdir. Hatta Baki, “kazaskerlik” gibi ülkenin en yüksek görevlerinden birine yükselmiştir. Ama şu dizeleri söylemekten de geri durmamıştır :

 

“Esenlik veren bir toplantı, kadeh teri zemzem olmuş

Meyhaneler Kabe, meyhanecibaşı da Kabe yöneticisidir”

 

Bunlar ve daha bir çok şiirden anladığımız kadarıyla meyhane kültürü toplumun aydın takımında oldukça yaygın. Hatta softalara, yobazlara bir tepki yeri olarak simge haline dönen bir yer meyhane. Divan şiirinin önde gelen şairlerinden kabul edilen NAİLİ'de bir şiirinde :

 

“ Meyhane konağının kapısı kuru softalara açılmaz

O bilgi – bolluk aşaması iki yüzlülük yeri değildir”

diyerek, yobazlara tepkisini dile getirmekten geri alamamıştır kendini.

 

Peki bu gericilerden, yobazlar ve iki yüzlüler diye anılan bu insanlardan hiç mi birini örnek veremeyiz? Veremez olur muyuz hiç? Örneğin NABİ gerici kabul edilen bir şairdir. O, Farsça ve Arapça'dan başka hiçbir dilde şiir yazılamayacağını, Türkçe'nin şiir için elverişsiz bir dil olduğunu savunan bir Türk şairidir. Oğluna yazdığı vasiyetnamesi ona neden gerici dendiğine iyi bir örnektir:

 

“Geometriye değer vererek,

Kuruntu içine düşme sakın”

 

Geometri gibi kesin bir bilimin gerçeklerini, hiçbir teoreme dayanmadan reddediyordu. Oğluna bir din bilgini kabul edilen Muhyiddin Arabi'nin eserlerini okumasını öneriyordu. Ama şunu unutuyordu. Muhyiddin Arabi şeriata sert bir şekilde karşı duran görüşleri nedeniyle kendisine en sapkın şeyh anlamına gelen “Şeyh-i ekber” deniyordu. Fakat bu hep unutulmaya çalışır.

Geri kafalı bu tutum bir çok şairi çileden çıkarmıştır. Divan şiiri örnekleri de bulunan ama kendini daha çok halk şiiriyle tanıtan DERTLİ, bakın bu bağnazlıktan nasıl yakınıyor :

“Telli sazdır bunun adı

Ne ayet dinler ne kadı

Bunu çalan anlar kendi

Şeytan bunun neresinde

 

Abdest alsan aldın demez

Namaz kılsan kıldın demez

Müfti gibi haram yemez

Şeytan bunun neresinde

 

Dut ağacından teknesi

Kirişten bağlı perdesi

Behey insanın teresi

Şeytan bunun neresinde

 

Dertli gibi sarıksızdır

Ayağı da çarıksızdır

Boynuzu yok, kuyruksuzdur

Şeytan bunun neresinde”

 

Dertli'yi böylesine sinirlendiren nedenleri tek tek saymaya gerek yok sanırım. Ona bu şiiri şeriatın çalgıyı ve ezgiyi yasaklaması yazdırmıştır. Çünkü şeriat yanlılarına göre çalgı denen aracın içinde şeytan yatmaktadır. Sazın teline vurulduğunda şeytan konuşur.

Bu “insanın tereslerine” sinirlenen aydınlardan biri de, bir saz ozanı olan KAZAK ABDAL'dır. O şiirini nükteli söylediğinden, bugün daha çok bilinir. Örneğin uzayıp giden bir taşlama şiiri var. Bir bölümünü aktarayım size :

 

"Ormanda büyüyen adam ağzını

Çarşıda pazarda insan beğenmez

Medrese kaçkını, softa bozgunu

Selam vermeye dervişan beğenmez

 

Alemi taneder yanına varsan

Seni yanıltır mesele sorsan

Bir cim çıkmaz karnını yarsan

Camiye gider erkan beğenmez

 

Elin kapısında kul kardaş olan

Burnu sümüklü hem gözü yaş olan

Bayramdan bayrama bir tıraş olan

Berber dükkanında oğlan beğenmez

...”

Kazak Abdal'ı bu şiirden tanımak güç olsa gerek. Bakın şimdi hepimiz nasıl hatırlayacağız. Çok sinirlenen ozan, unutulmaz bir şiir söylemiş :

“Eşşeği saldım çayıra

Otlaya karnın doyura

Gördüğü düşü hayıra

Yoranın da anasını

 

Münkir münafıkın soyu

Yaktı harab etti köyü

Mezarına bir tas suyu

Dökenin de anasını

 

Dağdan tahta indirenin

İskatına oturanın

Mezarına götürenin

İmamım da anasını

 

 
 

Derince kazın kuyusun

İnim inim inilesin

Kefenin diken iğnesin

Dikenin de anasını

 

Müfsidin bir de gammazın

Malı vardır da yemezin

İkisi meyit namazın

Kılanın da anasını

 

Kazak Abdal nutkeyledi

Cümle halkı tan eyledi

Sorarlarsa kim söyledi

Soranun da anasını”

Kazak Abdal'dan bu güne değişen tek şey “anasını, avradını” diyebileceklerimizin sayısının artmış olmasıdır.

Başka bir saz ozanı olan MİRATİ'de “biz iki yüzlü değiliz, özümüz sözümüz birdir” der bir şiirinde. Şeriatın koyduğu sıkıcı kuralları düşünmeksizin, softalara deyim yerindeyse “delikanlı” bir karşı duruş göstermiştir :

 

“Elsisiz, belsisiz, dilsisiz amma

Gezeriz alemde erkekçesine

...”

 

Bir de Tanrı'yı hiçbir şekilde ciddiye almayıp, onu dünya nimetleri için gözden çıkarmış şairler var. Örneğin son divan şairlerinden ENDERUNLU FAZIL, dünyayı da, ahireti de güzel bir kızın uğruna bir kenara atıvermiş:

 

“Olsun feda o afete dünya ve ahiret

Kurban ola muhabbete dünya ve ahiret

Devlet içün mücahede, cennet için dua

Değmez bu zahmete dünya ve ahiret

...”

 

Yüzyıllar sonra yazılan bir Türk sanat müziği şarkısı da buna benzemiyor mu? Ne diyor romantik şarkının sözleri :

 

“Seninle cehennem ödüldür bana

Sensiz cennet bile sürgün sayılır.”

 

Biraz daha yakın zamana gelelim şimdi. Size hiç yorum yapmadan Tevfik Fikret'in bir şiirini aktarıyorum :

“ ...

Sen ki her sesi yankılayansın,

Söyle,

Bu bir sürü boş çabalama içinde

Daha yukarılardaki şu Tanrı katına

Hangi sesin yankısı varabilmiş ki?

Hangi dua kabul olmuş bu güne dek?

Dinlerim seni göklerin Tanrısı

Din ulularından dinlerim seni:

“Ne benzer var, ne noksanı

Canlı ve ölümsüz ve her şeye güce yeten ve yüce

Odur veren yiyeceği ve içeceği

Düşleri gerçek yapan o,

Bilen, haberi olan, kahreden ve öc alan,

Açık, kapalı, her şeyi duyan ve anlayan

El uzatan yoksullara ve çaresizlere

Her zaman, her yerde bulunan ve her yeri gören”

Seni böyle övüp duruyorlar işte.

Oysa senin en üstün özelliğin ne,

“Ortaksız” oluşun değil mi?

Kaç ortağın var şu bataklıkta bir bak

Topu ölümsüz ve her şeye gücü yeten ve kahreden

Ve topu ortaksız ve tek

Ve topunun buyruğu, yasağı ve saltanatı var

Ve topunun yukarlarda bir gökyüzü.

Bütün ordan gelir yüreğe doğan.

Topunun güneşi, ayı, yıldızları var

Ve topunun görünmez bir Tanrısı.

Topunun adanan bir cenneti var

Ve topunun bir varlığı, bir yokluğu,

Ve topunun saygıdeğer bir peygamberi

Ve topunun cennetinde körpecik güzel kızlar yaşar

Ve topunun cehenneminde birer lokmadır insancıklar

Tanrılar ne derse onu yapacak halk

Sabırla ve kahırla olacak iki büklüm

Ama Tanrılar ne derse onu yapacak

 

 

 

Hadi diyelim aslımız toprak bizim

Sen gel onu kederden bir çamur yap.

- her yeri kanla, göz yaşıyla dolu-

İnsaf be, bu kadar da olur mu?

Sen gel hem yoktan var et,

Sonra da ettiğini boz, kötüle.

Hiçbir yaradandan ummam bunu:

Yaradan yok eder, ama perişan etmez!

 

En zorlu düşmanın işte, Tanrı,

Boğmak ister seni ulu katında,

Çok iyi tanırsın sen o yılanı

Onun kızgın zehrinden bir vakitler bize

Bir tadımlık vermiştin hani.

Kuşku! En zalim, en güçlü düşman.

Bunu ya bildin, ya koydun kafamıza

Ya da bilemedin işin nereye varacağını.

“Şeytan, düzen, sapıklık” denen şey var ya,

Bugün yerinden yurdundan edecek seni o

Tapınağında ışıklarını söndürüyor,

Elleriyle parçalıyor heykelini.

 

 

 

 

Sense, iler tutar yerin kalmamış,

Göçüp gidiyorsun olanca gücünle.

Burçlarında yıkılmalar falan hani?

Nerde hani gümbürtüsü yıldırımlarının?

O kızgın soluğun hani nerde?

Ne cehennemlerinde bir kaynama var,

Ne büyük acını gören bir göz,

Ne de kulaklarda dokunaklı bir çınlama!

Oysa bir ufak parçası kopsa insanın,

Bir sızlama olur, duyulur bir ağlaşma.

Sen yeryüzü ve gökyüzüne göç gir de,

Bir inilti bile duyulmasın ortalıkta.

Tam tersi, kahkahadan geçilmiyor.

Zaten yalana ağlasa ağlasa,

Bir iki yüzlüler ağlar,

Bir de ahmaklar.”

 

 

Tevfik Fikret'e diyecek bir şey yok. Ne denir ki böyle bir şeyin üstüne? Fikret, pek çok şiirinde Tanrı'yla boğaz boğaza gelmiştir. Fakat o derin sıkıntısı,o önce insan diyen anlayışı o kadar güzel ifade etmiştir ki, onun şiirini yorumlamak beni aşar.

Yazımı bitirmeden önce size daha çok bilinen birkaç şairimizden, Tanrı'yla ilgili gülünç şiir parçacıkları aktarmak isterim. Neyzen Tevfik'i bilirsiniz. En azından duymuşsunuzdur ... Umursamaz, zeki, rahat, ayyaş, küfürbaz ... Bir çeşit çağdaş Hayyam. Bakın, Neyzen Tevfik Tanrıyla konuşuyor:

 

“Genç ihtiyar diyerek

Şu ömrü ikiye böldürme

Ey büyükten de büyük Allahım

Benden evvel s * kimi öldürme”

Dünyada değer verilen şeylerin böylesine öncelikli olması ne güzel. Dünya umrunda değil ki Neyzen'in, Tanrı'ya ettiği dua ne olsun? Ama Neyzen'i doğru duymak gerek. Neyzen aynı zamanda şu aşağıdaki muhteşem dizeleri de söylemiştir:

“...

Kabe'den maksadın varmaktır yara

Kör gibi tapınma kara duvara

Hızır ararsan kendinde ara

Bulamadım gibi rezalet etme”

 

Ötede Cemal Süreyya bir şiirinde “Sayın Tanrı'ya kalsa seninle yatmak günah, daha neler” derken, Tanrı'yla konuştuğu başka bir şiirde de;

 

“ Ama kadınlar, Tanrım,

Öyle sevdim ki onları,

Gelecek sefer

Dünyaya

Kadın olarak gelirsem,

Eşcinsel olurum.” diyor.

O, umursamaz tavrıyla Tanrı'yla muhabbet ededursun, Bedri Rahmi o kadar takmıştır ki Tanrı'ya, “Yaradana Mektuplar” adlı kocaman bir kitap yayınlamıştır. Kitabı yayınlamakla kalmaz, mezar taşına bile Tanrı'yla didişmesini taşır. Neyse, biz kitaba dönelim. Tüm kitap boyunca, Tanrı'yla her şeyi tartışmıştır. Sözü edilen kitapta “kendimi kendim yaratsaydım” diye Tanrı'ya neleri eksik yarattığını anlatırken, insanları sevgi denen şeyden yoksun yarattığı için de Tanrı'ya kızıyor. Hayatın kısa ve boş olduğundan yakınıyor. Birkaç örnek vereyim. Şu muhteşem ikilik hangimizi etkilemedi ki?

 

“Saksılarda hep aynı karanfiller açıyor Tanrım,

Niçin biz bir defa doğuyoruz?”

 

Ve öfkeleniyor daha sonra :

 

“Sen istediğin kadar bize cennetini methet

Göklerini zümrüt döşe ve hurilerinle tefriş et

Sen gel benim canımı al, sonra onu cennete ilet

Sen onu cinlerine vaadet, cansız neme lazım cennet.

Sen bana canımı terket, kara toprak bin bereket.

 

Pazarlık etmek istiyorum

Hiç olmazsa son nefeste eğil kulağıma söyle

Sırrını ver, canımı al

Sırrını ver, canım helal

Eğer vermezsen haram olsun

Yirmi tırnak yakanda bunu hatırlatıp dursun”

 

Ama kimi şiirlerinde Tanrı'ya yine de şefkat duyuyor:

“Işık gibi sütün

İsa gibi dölün

Kuran gibi dilin var

Ben senin hayranınam”

 

Şefkat duyduğu şiirlerin sayısı daha az. İçindeki öfke, yaşama olan tutku hep ağır basmıştır Bedri Rahmi'de:

 

“Yıldızların hala çivilediğin yerdeler

Dağların ayağımıza büyük geldi

Şimdilik eskiyen bir şey varsa, ömrümüzdür”

Tanrı'ya kafa tutmak, bir sanatçı için onun varlığını reddetmek demek değil bana kalırsa. Tanrı tüm insanlar için en önemli kavramlardan biri olduğu gibi, bir sanatçı için vazgeçilmez bir imgedir. Çünkü insan bir şeylere inanmak zorundadır. Sanatçı yaşayan, yaşamın içinde var olan her şeye ... İnancı olmayan insanın yaşamadığını var sayar şair. Ama ötede bir şeylere inanılması gerektiği için Tanrı'yı insanın yarattığını söyleyen şairler de vardır. EDİP HARABİ'yi dinleyelim:

 

“Daha Allah ile cihan yoğ iken

Biz onu var edip ilan eyledik

Hakka hiçbir layık mekan yoğ iken

Hanemize aldık mihman eyledik

 

Kendisinin henüz ismi yoğ idi

İsmi şöyle dursun cismi yoğ idi

Hiçbir kıyafeti, resmi yoğ idi

Şekil verip tıpkı insan eyledik”

 

Harabi'ye destek değerini bilemediğimiz büyük şair Tevfik Fikret'ten gelir:

 

“İnsanların böyle tuhaf halleri var

Putunu kendi yapar, kendi tapar”

 

Allah'ım, Adem'den beri herkes seni düşünür. Senden korkar, sana tapar. Bizi cehennem düşlerinle korkutma. Her ne kadar tiyatro sanatına kutsal kitabında yer vermemiş olsan da, şiiri sadece kendine övgü olarak düşünsen de, her ne kadar sanat yaratmayı kendinle eş tutmuş olduğundan ötürü yasaklasa da her dönemde tutucular; sen yine de şefkatli ve kullarını koruyan bir Tanrı ol, bizi bağışla, bize akıl fikir ver. En azından yaşadığımız bu dünyayı cehenneme çevirmemize engel ol. Korkularla dolu bir dünyada yaşıyoruz. Suçlu sen misin, biz miyiz bazen kafam karışıyor ama ... sonuçta bizi bu karmaşaya sen sokmadın mı? ... Sen soktun sen çıkar yarabbim!

 

Uğur Uzunel

BTA Oyuncusu - Yönetmeni

Görüşleriniz için : ugur_uzunel@hotmail.com