AYAKTA *ŞEMEK …

[ *: (İ) : KÜÇÜK SU DÖKMEK ]

(TÜRK SİNEMASINDA SANSÜR ÜZERİNE)

5. Yazı - 25 Eylül 2007

Merhaba! Uzun bir aradan sonra yeniden sizlerle buluşmanın, yeni incelemeler yayınlamanın mutluğunu yaşıyoruz.

Bilimsel Tiyatro Atölyesi yeni sezona bomba gibi başlıyor. Hocamız harıl harıl yeni sezon oyunlarını yazarken, biz asistanlar da boş durmadık. Pek çok kitap okuduk yaz boyunca, izledik, tartıştık. Ve sizinle paylaşabilecek bir sürü konu çıkardık.

Yazmayı en sevdiğim konu sanata ve sanatçıya vurulan darbeler. Bunu daha önce de söylemiştim yazılarımda. Ayrıca sinemaya özel bir düşkünlüğüm de var. Daha önce Hollywood sanatçılarına yapılan baskıyı anlatan bir yazı yayınlamıştım. O incelemem, komünist olmakla suçlanan dünyaca ünlü sanatçıların Amerikan Karşıtı Faaliyetleri Araştırma Komitesi'ne karşı verdiği mücadeleyi anlatıyordu. Bu kez kendi sinema tarihimize bir yolculuğa çıkağız. Türk sinema sanatının siyasal iktidar tarafından nasıl yozlaştırılmaya çalışıldığına tanıklık edeceğiz.

Farklı etnik toplulukların bir arada yaşamasından kaynaklı olsa gerek, pek çok farklı ideolojinin bir arada yaşadığı bir ülkedeyiz. Tüm ülkeler içinde ideoloji savaşlarına en çok kurban veren ülkelerden biriyiz. Bu sene 83 yaşını dolduracak olan ve hala genç bir rejim olan Cumhuriyetimiz, 1950'lerden bu yana tam dokuz kere sıkıyönetim görmüş. Dahası var; bu süre içinde iki ihtilal, iki ihtilal girişimi, yarı anlamına gelen iki silahlı kuvvetler muhtırası yaşamış … Sokaklarda yürütülen tanklar, tehdit içeren sert açıklamalar da cabası … Bir başbakan, iki bakan, bir kurmay albay, bir binbaşı, 68 kuşağından üç genç ve 80 darbesinde sayısı bilinmeyen pek çok idam yaşanmış. Öyle ki 17 yaşındaki Erdal Eren, mahkeme kararıyla yaşı büyütülerek idam edilmişti. Hapislere atılan aydınları, sendikacıları, vurulan dövülen, işkencelerde öldürülen öğrencileri, gazetecileri, kayıplara karışan ya da suikaste kurban giden, yurtdışına kaçmak zorunda bırakılan yüzlerce kişiyi, rakamlarla saptayamamışız bile.

Tüm bunların demokrasiye nasıl darbeler indirdiği açık. 40 – 45 yılda dokuz sıkıyönetim ilan edilip, sayısız idam kararı uygulanır ve sokaklardan oluk gibi kan akarken, hala “demokrasimiz ne güzel işliyor” diyebilenlerin, Uğur Mumcu'nun deyimiyle “tam teşekküllü hastanelerde tedavi görmesi” gerekmektedir. Çünkü demokratik rejimlerde askerin rejime karışması mümkün değildir. (O gerçek demokrasiyse, olmamalıdır) Mustafa Kemal, demokrasiye geçiş sürecinde generallerine “Ya ordu, ya siyaset” diye boşuna dememiştir. Askeri darbeden medet ummak, söyleyecek sözü bitmiş, mücadele vermekten kaçınan toplumların inanacağı son derece zavallı bir iştir. Ve demokrasiye inananların savunabileceği bir şey değildir.

Son yirmi yılın tersine, bir dönemler halkımız okuyan ve sorgulayan bir halk olduğundan, bunların farkında olsa gerek, memnun olmadıkları yönetimleri değiştirmek için sürekli bir hareket halinde olmuştur. Orduda sık sık cevabını vermiştir bu toplumsal hareketlerin. Öyle ki “erken kalkan devrim yapar” diye bir espri yerleşmiştir dillere.

 

Hepimiz kabul ederiz ki, siyasal akımların başlamasında ve örgütlenmesinde en etkili silahlardan biri sanattır. Doğal olarak da sanatçının toplumsal görevi büyüktür. Sanatın özünde karşıtlık vardır. Yani hangi dalda ve konusu ne olursa olsun, sanat eserlerinde bir çatışma olmak zorundadır. Yani sanatçı her şeyden önce muhalif adamdır. Ve cesurdur. Bilgilidir. Yanlış olduğu düşündüğü her iktidarın karşısındaki en etkili güç olan sanatı yönetendir. Sanatçıyı susturmak ya da mücadeleden uzaklaştırmak için siyasal iktidarlar her türlü oyunu denemiştir. Yazarlarımızın başına neler geldiği bellidir. Nazım'ın mücadelesi tüm dünya tarafından izlenmiştir. Sabahattin Ali'miz Türkiye Cumhuriyeti'nde siyasi nedenlerden ötürü öldürülen ilk aydınımızdır. Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz'la çıkardıkları Markopaşa adlı siyasi mizah gazetesi defalarca kapatılmış ve yazarlarına türlü eziyetler yapılmıştır. Hemen hemen bütün aydınlarımızın başı siyasi iktidarla belaya girmiştir. Ruhi Su ve Enver Gökçe vize alamadıklarından yurt dışına çıkamamış, yurt dışında tedavi olup kurtulabilme ihtimali varken, çıkamadıkları için ölmüşlerdir örneğin. Bir çok aydın faili meçhul cinayetlere kurban gitmiş, çoğu yazar hapislerde çürütülmüştür. İş verilmemesi nedeniyle aydınlarımızdan çoğunun hayatı mahvedilmiştir. Tüm bu baskılar, sanatçının önüne geçemeyince, eski bir silah çok daha etkin bir şekilde kullanılmaya başlanmıştır: Sansür.

Sansür, bir makamın, bir hükümetin, az çok geniş bir kitleye yönelik, basın ve yayın ürünleri üzerinde yaptığı ve bu ürünlerin yayılması, dağıtımı ve yayınlanması konusunda izin verme ya da yasaklanmayla sonuçlanan ön incelemedir. Sansür koymak, herhangi bir iletişimi tümüyle ya da kısmen yasaklamaktır.

 
 

Şimdi yavaş yavaş konumuza giriş yapalım. Joseph McCarthy adındaki bir Amerikan senatörü uyguladığı sert ve baskıcı politikayla sadece kendi ülkesinde değil, tüm dünyada büyük bir komünizm paranoyası yaratmıştı. Hollywood incelememde de yazmış olduğum gibi, sanatçılara nefes aldırmamış ve hatta bazılarının ölümüne neden olmuştu. McCarthy'e inanlar için sağ görüş içerisinde olmayan herkes komünistti ve şiddetle cezalandırılmalıydı. Bu “kızıl korku” sanatın her alanında kendini gösterdiği gibi sinemamıza da büyük darbeler indirdi. Anayasaya maddeler eklendi ve sansür kurulları oluşturuldu. Sanat özgürlüğü zincirleniyordu. Sansür kurullarının taraflı ve demokratik anlayıştan uzak oldukları anlaşılacaktı yakında. Yazımın konusu sinemada sansür olduğundan, sözü daha fazla uzatmadan Türk sinemasının kısa bir tarihsel gelişimine ve sansür uygulamalarına göz atalım.

Diğer gelişmelerin aksine sinema sanatı ülkemize çabuk girdi. Parisli sinemacı Lumiere kardeşler, 28 Aralık 1895 yılında Paris'te ilk kez sinema gösterimi yaptıktan sadece bir yıl sonra İstanbullu bir Rumen yahudisi olan Sigmund Weinberg, Galatasaray'da “L'Arrivee du Train en Gare de la Ciotat ” orijinal adlı “La'Ciotat Garı'na Trenin Varışı” adlı filmi gösterime sunmuş. Daha önce hiç böyle bir şey görmeyen Türk halkı için tam bir büyü etkisi yaratmış film. İstanbullular ağızları beş karış açık ve çıt çıkarmadan filmi izlerken, şimdi düşününce insana çok gülünç gelen bir olay yaşanmış. İlk gösterimin izleyicilerinden olan Ercüment Ekrem Talu bu olayı şöyle anlatıyor : “Tren kalktı, bittabi sessiz sedasız. Aman yarabbi! Üstümüze doğru geliyor. Zindan gibi salonun içinde kıpırdamalar oldu. Trenin perdeden fırlayıp seyircileri çiğnemesinden korkanlar, çığlık çığlığa yerlerini terk ettiler. Hani ya bende korkmadım değil, lakin merak galip gelip beni iskemleye mıhladı. Bereket versin ki tren çabuk geçti … gitti!” Ne zaman duysam gülümserim. Keza taa 60'lı yıllarda Kars'ta bir sinema gösteriminde filmdeki atların koşmasından korkan izleyicilerin, sağa sola kaçışması … beni hep gülümsetmiştir. (Hocanın annesi anlatmıştı)

Neyse, sinema bir süre sonra İstanbul'dan Anadolu'ya yayıldı. Fakat bu dönemde tiyatroların ya da gazinoların ve eğlence yerlerinin ilginç bir gösterisi olmaktan öteye geçemiyordu. Bir süre sonra Merkez Ordu Sinema Dairesi adıyla kurulan, sinema yönetimi Sigmund Weinberg'e verildi. Türk sineması için bir öncü kabul edilen Fuat Uzkınay Weinberg'in yanında yetişti. Merkez Ordu Sinema Dairesi, Enver Paşa'nın, sinemanın çok iyi bir propaganda aracı olduğunu fark etmesi üzerine verdiği emirle kurulmuştu. Bu nedenle belgeseller çekilmeye başlandı. Osmanlı Devleti 29 Ekim 1914'te Rus kıyılarını ve gemilerini top ateşine tutarak 1. Dünya Savaşı'na girmişti.

 

  Bu dönem yedek subay olan Fuat Uzkınay tarihe ilk Türk filmi damgasını vuracak, 150 metre uzunluğundaki bir abidenin “Ayestefanos'taki Rus Abidesi'nin Yıkılışı ” adlı filmi çekti. Daha sonra kahramanlık ve savaş filmlerinin devamı geldi. “Anafartalar Muharebesi'nde İtilaf Ordularının Püskürtülmesi” (1915), “Galiçya'daki 19. Süvari Müfrezesi” (1915), “Von der Goltz Paşa'nın Cenaze Merasimi” (1916) vs. … Kurtuluş Savaşı yıllarında da Gazi'nin İzmir'e gelişi ve karşılanışı gibi konuları içeren filmler yaptı. Bunlar dışında 1916'da Weinberg'in başlattığı ilk konulu Türk filmi olan “Himmet Ağa'nın İzdivacı” nı tamamladı. 1922'ye geldiğimizde Kemal Film adıyla kurulan ilk özel sinema şirketinde Muhsin Ertuğrul hocamız sektöre atıldı ve sinemanın gelişmesine büyük katkıda bulundu. Çok önemli bir şey daha vardır ki, o da Sedat Simavi'nin yönetmenliğinde çalışan Ahmet Fehim Paşa'nın başarısız birkaç filmden sonra, 62 yaşında ilk filmini çekmesidir. Filmin adı “Mürebbiye” dir. Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın eserinden uyarlanan Mürebbiye, Türkiye sinema tarihinde sansürün başlangıcı olarak da tarihe geçmiştir. Bir Türk ailenin yanına “mürebbiye” (bir çeşit yardımcı, bakıcı) olarak giren bir Fransız dilberinin ailenin bütün erkeklerini birbirine düşürmesini anlatan film, işgal kuvvetleri komutanı Franchet d'Esperey tarafından, onur kırıcı bulunduğundan ve yabancıları kötü gösterdiğinden dolayı yasaklandı. Bu film, günümüze ulaşan en eski filmimizdir.  

 

Cumhuriyet dönemindeyse ağır sansür uygulamaları başlıyor. Sansür kullanma hakkı filmin çekildiği yerdeki vali tarafından görevlendirilen, sinemadan hiç anlamayan polislere veriliyor. Polisler de filmlerin kendi keyiflerine göre çekilmesini sağlıyor. Sanki bir kurgu yönetmeniymiş gibi dilediği sahneyi çıkarıp atabiliyorlar filmden. Atatürk öldükten sadece bir yıl sonra, önceden, yani 1932'de yapılan zorunlu senaryo sansürü uygulaması genişletilerek yasalaştı. 19 Temmuz 1939'da 2/11551 sayılı kararname ile “Filmlerin ve Film Senaryolarının Kontrolüne Dair Nizamname” yürürlüğe girdi ve siyasal iktidar sinemaya karşı bitmeyecek bir savaş açtı.

Nizamnamenin 7. maddesi şöyle diyor :

1 – Herhangi bir devletin siyasi propagandasını yapan,

2 – Her hangi ırk ve ya milleti tezyif eden (aşağılayan, karalayan),

3 – Dost devlet ve milletlerinin hislerini rencide eden,

4 – Din propagandası yapan,

5 – Milli rejime aykırı olan siyasi, iktisadi ve içtimai ideoloji propagandası yapan,

6 – Genel terbiyeye ve ahlaka ve milli duygularımıza mugayir (aykırı) bulunan,

7 – Askerlik şeref ve haysiyetini kıran ve askerlik aleyhinde propaganda yapan,

8 – Memleketimizin inzibat ve emniyeti bakımından zararlı olan,

9 – Cürüm (suç) işlemeye tahrik eden (kışkırtan),

10 – İçinde Türkiye aleyhinde propaganda vasıtası olacak sahneler bulunan filmlerinin gösterilmesine izin verilemez.

Her şey iyi güzel de, bu sansür yönetmeliğinin uygulayıcıları, dönem iktidarlarının memurları ya da polisleri olmayacak mı? O zaman biz sanat özgürlüğünün gerçekliğine nasıl inanacağız? Sanatın özünde karşı duruş yok muydu hani?

Birazdan bu nizamnamenin eski bir cumhuriyet başsavcısı olan araştırmacı yazar Çetin Yetkin tarafından nasıl uygulandığını anlatan yazısını size aktaracağım. Şimdi sansür kurulunun nasıl çalıştığını Alp Zeki Heper adlı bir sinema yönetmenimizin Sansür Açık Oturumu'ndaki konuşmasından dinleyelim:

“Sansürdeki insanlar senaryo okumuyorlar, - ellerine çok fazla senaryo gelmesinden olmalı – bu yüzden ellerine gelen senaryonun içinden, bir iki kelime çıkarıp çekebilirsiniz diye geri veriyorlar. Tanınmış bir kişiyseniz hemen geri çevriliyor senaryonuz. Sansürün malum kişiler arasındaki saydığı kişilerdensiniz … Bu yüzden takma adla göndermek akıllıca bir davranış. Senaryo kısmı atlatıldıktan sonra yine sizi tanıma imkanı buluyorlar. Filmin çekilmesine ruhsat verdikten sonra hakkınızda tahkikat açılıyor. Kimlerle arkadaşlık etmektedir, nerelerde bulunmaktadır gibi. Ya da filmin çekilmesini engellemek isteyenler ihbarda bulunuyor. Komünisttir, çekmesin gibi.”

McCarthy'nin yaydığı komünizm paranoyası bakın ülkemiz iktidarına neler yaptırıyordu. Baskılar ve kısıtlamalar bakın ne gülünç noktalara ulaşıyordu. Okuyalım:

- 1944'te Faruk Kenç'in çektiği “Günahsızlar” filmi “bir köy delikanlısı, bir kahpenin kızına nasıl aşık olur?” “Ayıptır!” gerekçesiyle sansüre uğruyordu.

- 1949'da Lütfi Akad'ın çektiği bir Türkan Şoray klasiği olan “Vurun Kahpeye”, “ahlaksız” olduğu için yasaklanıyordu.

- 1952'de Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun senaryosunu yazıp, Metin Erksan'ın yönettiği Aşık Veysel'in hayatını anlatan “Karanlık Dünya” adlı film, “ekinler cılız çekilmiş, Türkiye yoksul gösterilmeye çalışılıyor” diye sansüre uğruyordu.

60'lı yıllara geldiğimizde sansür kurulu hepten zıvanadan çıkıyor. Öğrenci hareketlerinin ve sol akımın güçlenmesinde sinema gibi etkili bir sanat propaganda aracı olarak kullanılmasın diye sansür saçmalığı insana “yok artık, daha neler” dedirtecek boyutlara dayanıyor. Örneklerle gidelim :

- “Ağlarsa Anam Ağlar” filmi ; Mahmut 20 günlük kurs için askere gider ve sevgilisinden ayrılır.Nizamnamenin 7/7 maddesine göre halkı askerlikten soğutucu özellikler taşıması nedeniyle sansürlenir film. Karar açıklanır : “ Hapishane sahnesi çok uzundur. Koğuşun boydan boya ve tıklım tıklım gösteren sahnenin çıkarılması, bir tek saz çalan iki kişinin, sonra Mahmut'la arkadaşının gösterilmesi”

  - “Anadolu'da Roma Mozaikleri” , “Karanlık Renkler” , “Üçüncü Murat Surnamesi” adlı belgesel filmler ; “Türkiye'nin yoksul göründüğü sahnelerin çıkarılması” sansürüne uğrar. Basın Yayın temsilcisi karardan sonra şöyle der : “Üniversitenin yapmış olduğu filmlerin kontrolümüz haricinde olduğu kanaatindeyim.”

Görüldüğü gibi niyet yalnız sinemayı değil, eğitimi de sansürlemektir.

Neyse, eğlenceli birkaç karar yazayım size.

- “Şöförün Karısı” filmi ; Leyla ile Handan'ın birlikte yaşamaya karar verdikleri zaman, “kazancımızı ortaya koyar, beraber harcarız” sözünün komünizm propagandası içerdiğinden çıkarılması …

- “Ya Ben Ya O” filmi ; Kayınpeder damadın eline sarılıp öpmek ister. Damat da “Kızının elini öp. Öpülecek el varsa kızınındır” deyip elini çeker. Kayınbabalık onurunu alaşağı ettiğinden sahnenin çıkarılması …

- “Ayrı Dünya” filmi ; Tersanede gemi sırasında çalışan Vahi Öz'ün balyozu vururken kırıtması sahnesi, çalışma vakar ve ciddiyetine uymadığından bu sahnenin çıkarılması …

- “Bir Bahar Akşamı” filmi ; Oya'nın babasının Suat hakkında söylediği “İkiniz ayrı dünyaların insanlarısınız” sözüyle bir sınıf ayrımcılığı yapılıyor iddiasıyla bu sahnenin filmden çıkarılması …

Oya'nın çok iş araması yüzünden Türkiye'de iş olmadığını ima eden sahnelerin çıkarılması.

- “Harem'de Dört Kadın” filmi ; Halit Refiğ'in yönettiği film, şanlı tarihimizi kötüleyen sol bir film olduğundan yasaklanması …

- Ertem Eğilmez, Rıfat Ilgaz'ın “Hababam Sınıfı” nı çekerken, “Türkiye'de böyle sınıf yok” diyen sansürcülerle uzun süre boğuşması …

- Vedat Türkali “Kara Çarşaflı Gelin” filmini yasaklayan sansürcüye “kara beyinli” dediği için sekiz ay hapse mahkum olması …

- Türk sinemasının altın çocuğu Göksel Arsoy'un bir pilotu canlandırdığı “Şafak Bekçileri” adlı film iki nedenden ötürü sansüre uğrar. Birincisi, Göksel Arsoy üzerinde üniforması varken sevgilisiyle öpüşür. Sansür kuruluna göre bu Türk pilotlarına asla yakışmayacak bir davranıştır. İkinci neden mantıkla açıklanır gibi değil. Sansür kurulu şöyle bir açıklama yapıyor : “Filmde bir Türk uçağı düşüyor. Oysa Türk ordusunun uçakları asla düşmez.”

- Alp Zeki Heper'in “Soluk Gecenin Aşk Hikayeleri” adlı aşk filmi müstehcen olduğundan yasaklanır.

- Vedat Türkali ile Ertem Göreç imzalı “Karanlıkta Uyuyanlar” filmi emekçi ve grev sorunlarını anlattığı için hemen yasaklanır.

Örnekler çoğaltılabilir. Bana en ilginç gelen “İstanbul Dehşet İçinde” filminde bir otobüsün sol lastiğinin patlaması yüzünden sansür kuruluna takılmasıdır ama. Sansür kurulunun sağdan yana bir tutum içinde olup, gerçek propagandayı yaptığı bu örneklerden bellidir. Sol öyle bir baskı altındadır ki “Çamdan Sakız Akıyor” türküsü “O yana da dönder sar beni, bu yana da dönder sar beni / Sağ yanımda yarem var, sol yana dönder beni” sözlerinden ötürü yasaklanmıştır. İnanılır gibi değil.

Irkçı çığlıklarla doludur sansür kurulları.

Tunç Okan'ın “Otobüs” filmi, Türklüğü aşağıladığı için yasaklanır. Sebebi, Türklerin bayat ekmek ve soğan yemesi, trafik kurallarına uymaması ve ayakta işemesidir.

 

Ayakta işemek … ilginç! (Demek ki her ayakta çiş yapışımızda Türklüğü aşağılıyoruz. Kendimize gelelim ve oturarak işeyelim bundan böyle)

 
 
 

Bunun yanında sansürün en çok uğraştığı “Hudutların Kanunu”, “Susuz Yaz”, “Yol” gibi filmler Avrupa'nın en iyi sinema ödüllerini almaya hak kazanmış filmler oldular tuhaf ki. Duygu Sağıroğlu'nun “Bitmeyen Yol” filmi her aşamada en çok sansüre uğrayan filmlerimizden. Köylülerin yoksul gösterilmesi nedeniyle sansür uğrayan bir film Bitmeyen Yol.

Filmin Avrupa mahkemelerine gitmesi yasaklanınca mahkemelik olunur. Mahkemede filmin aleyhine oy kullanan Turizm Bakanlığı'ndan biri, film mahkemeyi kazandığında hazırladığı Fransızca bir bildiride Türkiye'de çekilen en iyi filmlerden birinin “Bitmeyen Yol” olduğunu belirtir.

Sansür kurulları pek çok filmi elle tutulur kanıtlar göstermeden yasaklıyordu. Açıklamaları ve yöntemleri komikti. Bilgisizdirler. Zaten niyet de çok bellidir. Tüm ülkede bir komünist avı vardır. Yükselen sol hareketin önüne geçebilmek için her yol denenmelidir. Bu nedenle sansür kurullarının aydın eleştirmenler ya da sinema profesörleri tarafından oluşması gereksizdir. İktidarın borusunun üfleyebilecek herhangi bir memur bu kurulda çalışabilir.

Pek çok sanatçımız ve kaliteli sinema filmimiz sansürden nasibini aldı. Fakat bazı sanatçılarımızdan ve filmlerimizden özel olarak bahsetmem gerek. Örneğin sansür denince aklımıza gelen ilk isimden : Yılmaz Güney'den.

Yılmaz Güney, sol hareket içinde adını duyurmuş, Mahir Çayan ve arkadaşlarını sakladığı için yargılanmış, bazı sol kesimler tarafından efsaneleştirilmiş, Yumurtalık savcısını vurarak hapse düşmüş, yurt dışına kaçarak ölümüne kadar Fransa'da yaşamış bir sinema adamımızdır. Onun ideolojik görüşü bu yazıyı ilgilendirmez. O, sinemamızın en önemli isimlerinden biridir. Türk sinemasında anlayışı değiştirmiştir denilebilir onun için. Sinemaya gerçekçi bir hava getirmiş; sessiz, abartısız ve doğal oyunculuk anlayışıyla, sinemamızın jön erkeklerinden bambaşka bir duruş sergilemiştir. Kamerayı sokağa indirmeyi başarmıştır. Kavga sahneleri bile çok daha gerçekçidir “Çirkin Kral” lakaplı bu adamın filmlerinde. Fakat yazar, yönetmen ve oyuncu olarak bir nedenle içinde bulunduğu tam 114 filmi sansüre uğramıştır.

 
 
 
  “Umut” filmi, sinemamızın dönüm noktalarından biridir. Bugün en iyi Türk filmleri arasında gösterilen Umut, filmin anlattığı insanların kıyafetlerinin yırtık pırtık olması nedeniyle “yoksul görünümle propaganda yapılıyor, Türkiye aşağılanıyor” denerek yasaklandı. Ayrıca “güneş doğarken sabah namazı kılınması ” sahnesi nedense rahatsız edici bulundu. Yurt dışı festivalleri için hiçbir filmine izin verilmiyordu Yılmaz Güney'in.
 
 

Cannes Film Festivali gibi dünyanın en önemli sinema festivallerinden kabul edilen bir festivalde “En İyi Film” ödülünü alan “Yol” ve çekimleri Fransa'da yapılan “Duvar” 2000'li yıllarda yasağını delerek Türkiye sinemalarında gösterime girdi.

Yılmaz Güney, filmlerinin çekimlerini yarım bırakarak, farklı yönetmenlere tamamlatarak, gösterime sokmayarak ya da yurt dışında çekerek sansür kuruluna karşı direniyordu. Fakat bu “fırtınalı yıllarda” sinema emekçileri yapılan bunca haksızlığa rağmen sessiz mi kalmıştı? Bir karşı hareket gösterilmemiş miydi? Etkisiz bir eylem olsa da, karşı duruş gösterilmişti elbette.

 
 
 
  Fakir Baykurt'un ünlü romanı “Yılanların Öcü” , Metin Erksan tarafından film olarak çekildi. Fikret Hakan, Aliye Rona gibi ünlü oyuncular rol aldı filmde. Bakın filmin başına neler geldi.
 
 

Sansür kurulu bazı değişiklikler yapılmasını istiyordu:

- Irazca'nın söylediği “Yılanlar kadar olamadınız. İnsan öcünü bırakmamalı, elimizden geleni yapmalıyız. Önümüze çıkanın kafasını bile kırarız. Bununla Hacı Ali'nin kafasına bütün gücünle vuracaksın” gibi sözlerin,

- Muhtarın Hacı Ali'ye söylediği “padişahın cellatları” ibaresinden “padişah” kelimesinin,

- Kerpiç kırımına giderken Irazca'nın söylediği “askeriyenin gece talimi gibi” şeklinde konuşmaların çıkarılması ;

- Beline taş atılma suretiyle çocuğu düşürülmüş Hatice'nin tedavisi için getirilen sağlık memurunun kendisine sorulan sorular karşısında verdiği cevaplar, bitaraf olarak her vatandaş gibi, böyle durumlarda kanuna başvurmasını öğütlemesini gerekirken bunu yapmadığından; ya bu konuşmanın düzeltilmesi ya da filmden tamamen çıkartılması,

- Irazca ile oğlu Bayram ve gelini Hatice'nin kağnı ile savcılığa müracaat etmeye giderken filmin bitmemesi; olan olayların savcılığa anlatılması, savcının bir müzekkere ile Hacı Ali ile Muhtar'ı suçlu bulması, keza savcının Bayram ve Irazca'ya haklarınızı kendiniz almaya kalkışırsanız, intikam almaya kalkarsanız, kanunun sizi suçlu bulacağını ve işlem yapacağını açıklayıp onları bu konuda bilinçlendirmesi, Muhtar'ın adam dövdürmekten ve Hacı Ali'nin bir kadının çocuk düşürmesine sebebiyet vermesinden dolayı cezalandırılması sahnelerinin filme eklenmesi ve filmin böyle bitmesi …

Anlamakta zorlanıyorum. Bazen yazmayı bırakıp gülüyorum. Sanıyorum sansür kurulu bir şeyi söylemeyi unutmuş : Filmin sonunda Irazca ve Bayram'ın göğüslerinden Türk bayrağı çıkararak; “Yaşasın Cumhuriyet! Yaşasın yüce Türk adaleti! Allah devletimizi korusun! En büyük devlet, başka büyük yok” şeklinde bağırması …

Tüm bu olan bitenin sonundaysa filmin gala gecesinde, kendisine “ülkücü” diyen bir grup gencin, filmin yazarı Fakir Baykurt'a saldırıp, yazarı dövmesi … İşte sansür kuruluyla aynı düşünceyi paylaşanların anladığı muhalefet yöntemi.

Olaylar bardağı taşırdı sonunda. Sinemacılar bir araya gelerek bir gösteri düzenledi. Gösteri, Ankara'da bir yürüyüştü. Gösteri grubunda tanıdığımız bütün sinemacılar vardı neredeyse ; Türkan Şoraylar, Kadir İnanırlar, Filiz Akınlar, Cüneyt Arkınlar, Hale Soygaziler, Atıf Yılmazlar vs. … Farklı görüşleri taşıyanlar, hatta hiçbir görüşü olmayanlar bile destek verdi yürüyüşe. Peki sonra ne oldu? Hiç. Evet, koca bir hiç. Hükümet durdu ve film izler gibi izledi gösteriyi. Gösteri bitti, sinemacılar dağıldı ve her şey olduğu gibi devam etti. Sinemacılarımızda film çekmekten başka hiçbir direniş koymadı bir daha ortaya.

Sinemamızda bu dönem ve 70'li 80'li yıllarda sinema emekçileri çok sıkıntı çekti. Para kazanamadı. Kaliteli çalışmalar da yasaklanınca, ortam seks filmlerine kaldı. Çünkü gişe yapıyordu bu filmler. Ve gösterimi belli başlı salonlarda olduğundan, sansür kurulu tarafından yasaklanmıyordu. Gülesim geliyor, zaten nasıl yasaklayabilirler ki? Ya da hangi sahneyi çıkarın da yerine şunu koyun diyebilirler ki? İşin kötüsü Ali Poyrazoğlu ya da Kazım Kartal gibi tiyatro ve sinema sanatına katkıda bulunmuş insanların dahi adının bu sektöre karışması.  
 
 

Bu bölümü geçmeden size bazı film isimlerini yazayım : “Civciv Çıkacak Kuş Çıkacak”, “Şipşak Basarım”, “Ah Deme Oh De”, “İşte Kapı İşte Sapı”, “Tornavida Yaşar”, “Tak Fişi Bitir İşi”, “Kartal Pendik Gittik Geldik”, “Kazım'a Ne Lazım”, “Görevimiz Seks”, “İyi Severim Kötü Döverim” vs. … daha yüzlerce niyeti belli film. (İlk Türk seks filmi “Parçala Behçet” in galasında 7000 kişi bulunmuş)

Bir de unutmadan şunları saymalıyım. Özellikle 80'li yıllardan sonra sinemamızı kasıp kavuran bir arabesk furyası var. Arabesk denen müzik tarzının bir çeşit isyan müziği olduğu savunulur ya, hadi o zaman bu şarkılara hikayeler uydurup filmler yapalım dendi ve ne idüğü belirsiz adamlar sinemanın bir dönemine damgasını vurdu. Arabesk, büyük bir toplumsal sorundur bana kalırsa. Eğitimsiz halkın, iş bulamayan, hayatları yıkımlarla dolu, yaşamdan beklediklerini alamamış ve toplum tarafından itilmiş insanlarımızın kendini rahatlattıkları en kolay yoldur. Temelinde yatan sorun cinselliktir ; ki dikkatinizi çekmiştir tüm arabesk filmlerin temelinde cinsellik (geleneksel namus anlayışı) vardır. Bunun karşısında olduğumu söylemek için yazmıyorum. Cinselliğin sanatı besleyen en büyük güçlerden biri olduğunun farkındayım. Fakat bu tarz filmlerde kullanılan cinsellik de, yozlaştırılan sinemamız gibi kokuşmuş, iğrenç ve asla çekici olmayan bir cinsellikti. Konular genelde aynıydı. Fakir bir delikanlı vardı. Küçüklerini seven, büyüklerine saygılı, herkes tarafından sevilen bir genç. Tek düşü sevgilisiyle mutlu bir yuva kurmaktı. Başına kötü bir şeyler geldi ve hapse düştü. Sevgilisi fahişe olmuş, ailesi dağılmıştı. Hapiste bir adamı ölümden kurtaran genç, çıktığında o adamın yardımıyla çok ünlü bir türkücü – ne demekse? – oldu ve paraya para demedi. İntikamını aldı ve mutlu bir hayat sürdü. Ya da suçsuz olduğunu filmin en sonunda anladığı sevgilisi öldü. İşte sırf bu konudan yüzlerce ucuz bütçeli film çekildi. “Bir Teselli Ver”, “Bıktım Bu Hayattan”, “Nikah Masası”, “Aşkı Ben mi Yarattım”, “Sabuha”, “Acıların Çocuğu”, “Mavi Mavi”, “Batsın Bu Dünya”, “Aşıksın” vs. … daha neler neler.

 

  Bu tam anlamıyla sansür kurullarının amacına ulaştığının göstergesiydi. Başrol oyuncuları İbrahim Tatlıses, Ferdi Tayfur, Mahmut Tuncer, Küçük Emrah, Küçük Ceylan, Ümit Besen, Banu Alkan gibi insanlardı. Acı olan, usta oyuncularımızın para kazanmak için konuşması bile anlaşılamadığından seslendirilen bu insanların altında oynamak zorunda kalışıydı. (Hulusi Kentmen, Nubar Terziyan, Erol Taş, Kadir Savun, İsmail Hakkı Şen, Sami Hazinses, Aliye Rona, Suna Pekuysal vs. …)
 
 

Konuşulacak, yazılacak çok hikaye var konu sinema, özellikle de Türkiye'de sinema olunca. Ama ben daha fazla uzatmadan son birkaç örnekle yazımı toparlayayım.

Altun Yeres “Çirkin Ares” adlı kısa bir film çekti. Usta işi kabul edilen bu film, Amerika'nın Vietnam işgaline bir eleştiri niteliği taşıyordu. Film, Amerika'nın Vietnam'da çekip yayınladığı fotoğraflardan oluşuyordu.  
 
 

Fakat kraldan çok kralcı olan bizler “dost devlet ve milletlerin hislerini rencide ediyor” gerekçesiyle filmi yasakladık. Bu işte bir terslik var. Ne olmalıydı ya? İşgali haklı gösteren, dost devletlerin hislerine tercüman filmler mi yapmalıydık? Türkiye'de sansürün amacı bu mu?

O kadar çok film sansüre uğradı ki 1980'lerde Kenan Evren'in başbakanı Bülent Ulusu, Kemal Tahir'in “Yorgun Savaşçı” romanından çekilen aynı isimli filmini tamamen yaktırdı.

O zaman Çetin Yetkin'in yorumuyla ortaya şöyle bir sonuç çıkıyordu : Türk sineması; emperyalist devletlerin propagandasını yapar, sömürülen devletlere sırt çevirir, onların duygularını incitir, kapitalist düzene aykırı olamaz, onu eleştiremez, suç işlemeye tahrik eder, övülen Amerikan filmleri Hristiyanlık ve Musevilik; bizimkilerde Arap diyarı propagandası yapar.

Uygulanan siyasetin, Kurtuluş Savaşı'mızın sürdüğü yıllardaki emperyalizme karşı yapılan savaşla uzaktan yakından ilgisi yoktur.

Peki ne oldu? 2007 yılındayız, sansür bitti mi? Elbette hayır. “Büyük Adam Küçük Aşk”, “Sarı Günler”, “Gülün Bittiği Yer” filmleri yasaklandı geçtiğimiz yıllarda. RTÜK televizyonda tuhaf nedenlerle sansür uygularken, gerçekten yasaklanması gereken yayınlara göz yumdu. Atatürk'ün 1930'lu yıllarda savaş açtığı aşiretler ve ağalık sistemi, beş para etmez televizyon dizileriyle yeniden pompalandı, düşünce ve üretimden sistemli bir şekilde uzaklaştırılan genç kuşaklara. Kemal Sunal filmlerindeki “Eşşoğleşşek” sözü bir öcü gibi “dıııııtlanırken” “Kurtlar Vadisi” gibi dizilerde “Ben racon kesmem, kafa keserim … Kimin kafasına sıkarsan sık, benim canımı sıkma” diyen gerçek küfürler özgürce yayınlandı. Gençler mafya anlayışına özendirildi. Gerçek bu propaganda bu değil mi? Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın asılma hikayesini anlatan “Hoşçakal Yarın” adlı film televizyon gösterimine sunulduğunda “devrim” sözü makaslandı. Sansürün niyeti dile de darbe vurmak değil de ne o zaman? Denizler “Yaşasın devrim” değil de “Yaşasın inkılap” deseydi bir sorun olmayacak mıydı? 50'lerden, 70'lere, 80'lere kadar kan kusturulan, herhangi bir konuşmada dahi adının bile geçmesine izin verilmeyen sol, şimdi sözüm ona o dönemi anlatan filmlerle, birilerine para kaynağı oldu. Ama hiçbir şeye şaşırmamak gerek. Atatürk'ü koruma yasasının anayasadan çıkarılmaya çalışıldığı, gereğinden fazla Atatürk metni var gerekçesiyle, Onuncu Yıl Nutku'nun kitaplardan çıkarıldığı bir dönemde, Atatürk'ün doğum yılını bile bilmeyen mankenlerin oyuncu geçinmesine şaşmamalı. Hiçbir sanat politikası olmayan “iyi(!)” oyuncuların bu kadar çok olmasına, dizilere kapak atıp bir an önce zengin olmak isteyen, düşünce yoksulu gençliğimizin tiyatro okulları sınavlarına ya da televizyonda üç ayda oyuncu çıkaran yarışmalara doluşmasına şaşırmamalı elbette.

Türk sanatına uygulanan sansür amacına ulaştı mı yoksa?

Sanata vurulan darbeleri, direnen yürekli insanların öykülerini, yozlaşan çağımıza, çürüyen sanat anlayışımıza inat; oynamaya, anlatmaya, yazmaya devam edeceğiz.

Uğur Uzunel

BTA Yönetmeni - Oyuncusu

Görüşleriniz için : ugur_uzunel@hotmail.com