SAVULUN; MARKOPAŞA GELİYOR... 6. Yazı - 07. 01. 2008
“Zaman zaman, daha sonraları da gördüğümüz gibi, hükümetin en çok korktuğu yayın araçları arasında mizah başta geliyordu. Mizah insanı bir yandan gıdıklayıp güldürürken, diğer yandan ısırıyordu. Mecliste bile Markopaşa'da yazan fıkralar konuşuluyordu. Az şey değildi bunlar. Tek parti dönemiydi. Demokrat Parti yeni kurulmuştu. Tan gazetesi iyi muhalefet yaptığı için yıkılmıştı. Bir çok yer susturulmuştu. Arkasından “Gerçek” gazetesi çıktı. O da sıkıyönetim tarafından kapatıldı. Esat Adil'in gazetesiydi "Gerçek". Arkasından mizah olarak Markopaşa çıkınca büsbütün tedirgin oldular. Ciddi adamlarla alay ediyor görünüyordu çünkü. Halk üzerinde yeni bir muhalefetin oluşumu bakımından önemliydi bu girişim. Halk yöneticiler için söyleyemediklerini, Markopaşa'da bulabiliyordu.” diyor seneler sonra dergi çalışanlarından Haluk Yetiş. Yıl 1946. Karışık bir dönem. Tek parti olan CHP iktidarının baskısı yıldırmış halkı. Muhalefet parti DP'de tam olarak görevini yapamamakta. Atatürk ilkelerinden ilk kez kopmaya başladığımız, sokaklarda birbirimizi dövdüğümüz ilk yıllar. Bir yandan irtica hortlamaya çalışıyor, öte yandan Alman diktatör Hitler'e özenen faşist baskı direk CHP içinden geliyor, öte yandan Amerikan hayranlığı ilk fidelerini ekiyor toprağımıza. Tüm yurtta önüne geçilemez bir komünizm paranoyası oluşuyor. Muhalif ve Atatürkçü, Türkiye'nin bağımsızlığına inanan herkes komünist olmakla suçlanıyor. Dövülüyor, tutuklanıyor. Arkalarından “Yamyamlar” diye bağırılıyor. (Sinan Cemgil henüz bir çocukken, ailesinin ileri görüşlülüğü nedeniyle, annesiyle yürürken arkasından bazı gericiler böyle bağırmış). Muhalefetin sesi olan Tan Gazetesi gibi gazeteler Haluk Yetiş'in de bahsettiği gibi ya kapanıyor, ya dağıtılıyor. Hatta Fatih asistanımızın yakında yayımlanacak yazısında daha ayrıntılı anlattığı gibi sokağa dökülmüş yüzlerce insan, gazeteleri yıkıp yağma ediyor, bayilerde yakaladıkları hükümet karşıtı dergi ve gazeteleri paramparça edip, sokaklara fırlatıyor, matbaa makinalarını sopalarla vurarak, çalışamaz hale getiriyor, gazete çalışanlarını linç etmeye çalışıyorlardı. Demokratik ve laik ortamdan gitgide uzaklaşıyor ve ülkeyi “Ya sev ya terk et!” anlayışına teslim ediyorduk günden güne. İşte bu günlerde; 1946 -47 yıllarında hala zincirinden kurtulamadığımız ve bana kalırsa asla da kurtulamayacağımız Amerikan yardımı ülkemize giriyor. Neden mi? Kısaca şöyle anlatayım. İkinci Dünya Savaşı'nda Nazilerin yenilmesi ve bunun karşısında yükselen Sovyet hayranlığına bir set oluşturmak… Dünyayı yükselen komünizm tehlikesinden korumak… Bir arayış içinde olan savaş sonrasındaki yeni dünya, gelecekteki güzel günlerin komün yaşam sisteminden geçtiğine inanır olmuştu artık. Sovyet etkisi ve işgaliyle bir çok ülke komünizmi seçmişti. Yani kapitalist pazar, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar büyük bir tehdit altındaydı. Bir an önce harekete geçilmeliydi. Tüketim toplumu kışkırtılmalı, insanlar alışverişe yönlendirilmeli, çeşitli magazin haberleriyle, tuhaf Amerikan şarkıları ve danslarıyla beyinler uyuşturulmalı, radyoda ve gazetelerde müttefik dost ABD'nin güzellemesi yapılmalı, ABD'de müslümanlığa değer veren çalışmaların yapıldığı aralıksız söylenmeli, ülkenin yönetimine ve ticari anlayışına ABD bir şekilde müdahalede bulunabilmeli, yurtta “anarşi” yaratıp etnik çatışmaları kışkırtarak silah satışını garanti altına almalıydı. Hatta komünizm illetiyle mücadele için devletlere karşılıksız yardımlar yapılmalıydı. Bu yüzden başkan Truman hazırladığı ünlü Truman Doktirini'ni uygulamaya geçmiş ve bu kapsamda Türkiye'ye 150 milyonluk yardım yapılmıştı. Para memnuniyetle alındı. Mecliste “ ABD'den yardımı ilk biz istedik, bu şerefi size kaptırmayız. ” diyen milletvekilleri birbirine girdi. Dost Amerikan cikletleri ağızlarda dolaşmaya başladı. Hatta bu dönemde İhsan Sabri Çağlayangil, Fethi Tevetoğlu ve Tevfik İleri gibi ünlü isimler Amerikan bayrağına sarılmış pozlar verdi. (Aynı Tevfik İleri, “Komünizle Mücadele Derneği”nin kurucusu ve Nazım'ın başını yakanlardandır.)
Yani senelerce dökülen kanlar unutulmuş, yabancı sermayenin köleliğinden kurtulmak için çekilen onca cefa hiçe sayılmış, önerilen para büyük bir coşkuyla alınıp yok yere harcanmıştı. Tehlikenin farkında olan, tam bağımsız Türkiye düşleri kuran kişi ve kurumlarımız da harcanmaktaydı. Köy Enstitüleri tartışmaları büyümüştü. Yüz akımız, mucizemiz olan bu okullar komünistlikle, dinsizlikle suçlanmaktaydı. Amerikan emperyalizmi karşıtı sesler Necip Fazıl Kısakürek gibi ümmetçi ve gerici (ama bir o kadar da etkili) kalemlerin kışkırttığı cahil insanların eylemleriyle sindiriliyordu. (Şöyle bir örnek vereyim: Seneler sonra 1969 Haziranındaki öğrencilerin, tarihe “Kanlı Pazar” diye geçen ünlü eylemini hatırlayalım. Bazı öğrenci liderlerinin kışkırtmasıyla Dolmabahçe'ye inen yüzlerce genç, polis barikatını devirmiş ve ellerinde Türk bayraklarıyla Amerikan donanması 6. Filo'ya saldırmıştı. Birçok Amerikan askerini de “Yanki Go Home” çığlıklarıyla tartaklayıp denize atmışlardı. Bu gençler bağımsızlığa inanıyordu. Aynı gün camilerde toplanıp kışkırtılan, namazlarını kıldıktan sonra, sopalar ve bıçaklarla sokaklara dağılan kara cüppeliler müttefik Amerika'yı savunmuş ve polisle birlikte gençlerimize saldırmıştı. Yapılan eylemi komünistlik ve müslümanlığa saldırı olarak yorumlayan gericiler, üç öğrenciyi bıçaklayarak öldürmüş, onlarca kişiyi de yaralamıştı. Necip Fazıl bu olayda gericileri kışkırtan en büyük güçlerden biridir. Amerikanın yanında olan müslümanlık maskesi altında kardeş kanının akmasına sebebiyet verenlerdendir.)
İşte böyle bir ortamda faşizme kayan bir yönetimin içinde gerçekten muhalif olmak öyle sanıldığı kadar da kolay değildi. Zaten sosyalist parti ve oluşumların hiç şansı yoktu. Gazeteler de peş peşe yıkılıyordu. Ama bir şey yapılmalıydı. Ezilen halkın söylemeye çekindiklerini söyleyebilen birileri olmalıydı ve bunu yapmanın tek yolu da mizahtı. Dalga geçmekti. Bir şeyler yapma gereği hissediyordu Aziz Nesin ve arkadaşı Rıfat Ilgaz. Henüz ikisi de otuzlu yaşlarında iki körpecikti. İnançlı ve çalışkandılar. Kavgadan geri durmak olmazdı.
İkisi de komik adamlardı. İnsanları güldürmeyi biliyorlardı. Ceplerinde beş kuruş paraları olmadığı için kahvehanelere de gidemediklerinden, Türkiye Sosyalist Partisi lokalinde zaman geçirir olmuşlardı. Aziz Nesin kapatılan Gerçek gazetesinde de yazdığından tanınan bir adamdı. Bir yandan işçiler, bir yandan partililer “ Bir mizah dergisi çıkarsanıza ” diye sıkıştırır olmuştu onları. “Peki adı ne olsun?” dediklerinde “Markopaşa olsun” diyorlardı. (Aziz Nesin Gerçek gazetesinde “Markopaşa'ya Şikayet” adlı bir yazı yazmıştı. Bu yazı çok sevildiğinden ötürü derginin adı Markopaşa olsun isteniyordu). Derginin çıkması için işçiler aralarında 260 lira para toplamıştı. Ama 700 lira gerekliydi bu iş için. Ne yapmalıydı ya? Aziz Nesin Gerçek gazetesi sahibi Esat Adil'e bir teklif götürdü: “ Dergiyi biz çıkaralım, ücretini parti sağlasın? ” O da olmadı. Bu arada Rıfat Ilgaz da hastalanıp hastaneye yatırılmış, Aziz Nesin de partiden istifa etmişti. Sabahattin Ali de o aralar Ankara'daki eviyle İstanbul'daki Esat Adil'in evine sık sık gidip geliyordu. Markopaşa fikrinden haberdardı. Bu iş aklına çok yatmıştı. Seneler sonra Aziz Nesin şöyle anlatacaktı bunu: “Sabahattin Ali bir mizah gazetesi çıkaracağımı duymuş… Markopaşa'yı beraber çıkaralım, ben sermayesini veririm dedi. Teklifini memnunlukla karşıladım. Tekrar konuşmak üzere ayrıldık. Beyoğlu Balıkpazarı, Cumhuriyet Lokantası'nda buluştuk… Gazetenin sermayesi olarak bana bin lira verecekti. Bana şöyle dedi: “Senin mali durumun benimkinden bozuk. Eğer gazete ayda 150 liradan az kar getirirse bu para tamamen senin olsun. 150'den fazlasına ortağız.” “
Önce konuşulana göre derginin sahibi Sabahattin Ali, yazı işleri müdürü de Aziz Nesin olacaktı. Aziz Nesin bu iki işin tek kişide toplanması gerektiğini söyleyince ikisini de Sabahattin Ali üstlendi. Aziz Nesin: “Aramızda hiçbir mukavele yoktu. Sonuna değin böyle bir şeye gerek görmedik. Ne o bana hesap ve yönetime değin tek bir şey sordu, ne ben onun kaç para çektiğini hesapladım.” Sadece daha deneyimli bir kalem olan politik donanımı daha güçlü olan ve yaşça Aziz Nesin'den daha büyük Sabahattin Ali, Aziz Nesin'i heyecanlı bulduğunu ve yazılarını denetlemek istediğini söyledi. Aziz Nesin kabul etti, ama kendisi de Sabahattin Ali'nin yazacağı başyazılardan istediğini seçecekti. Uzatmayalım. Aziz Nesin Sabahattin Ali'den bin lira aldı. Hemen bir yönetim evi odası kiraladı ve en ucuz yoldan bir afiş yaptırdı. Bir de karikatürist gerekiyordu şimdi. Aziz Nesin, karikatürist arkadaşı Faris Erkman'a işi önerdi. Erkman severek yapacağını ama çok yoğun olduğunu belirterek bu iş için Mustafa Uykusuz'u (Mim Uykusuz) önerdi. Uykusuz çok yetenekli bir çocuktu ve işsizdi. Çizgileri Markopaşa'yla ölümsüzleşecekti. Gitgide de kendini aşacaktı. Son olarak da dergide çalışmak üzere beş kuruş para talep etmeden gelen Haluk Yetiş, daha sonra da oyuncu Mücap Ofluoğlu gelince Markopaşa kadrosu tamam oldu.
Bayilerle anlaşıldı. İlk sayı sadece 6000 satacaktı. Aziz Nesin, dergileri tek başına oturup paketledi. Hamala para vermek gereksizdi sonuçta. Çok gergindi. Sabahattin Ali hiç düşünmeden tam bin lira çıkarıp vermişti ona. Bu güveni sarsmak istemiyordu. Ertesi sabah dergileri sırtlayıp bayiye götüren Aziz Nesin'in dünyası başına yıkıldı. Anlaştığı bayiler sözünden dönmüş, dergiyi satmayı reddediyorlardı şimdi. CHP'ye muhalefet yapacağını öğrenmiş, başlarına kötü bir iş gelmesinden korkuyorlardı. “Satılmaz bu” diyorlardı. Aziz Nesin ne yaptıysa dergileri bayilere veremedi. Yılgın bir şekilde basımevine döndü. Oturdu kaldı. Ne diyecekti şimdi Sabahattin'e?... Derken Sabahattin Ali gelip hiçbir bayide dergiyi göremediği için hesap sormaya başladı. Aziz Nesin “Burada bekle abi.” dedi. “Halledeceğim ben.” Ne olacaktı ya? ... Geri kalanını Aziz Nesin'den dinleyelim. “Birdenbire aklıma bir düşünce gelmişti. Kolumun altına 2000 gazeteyi alıp dışarı çıktım. Markopaşa'yı kendim satacaktım. Ancak bütün çabama karşın Markopaşa diye bağırmaya utandım. Eminönü meydanına gelince gözümü kapayıp “Markopaşa” diye avazım çıktığı kadar bağırmaya başladım. Gazete adeta kapışılıyordu. Köprüde, partiden tanıdığım işçi arkadaşlara rastladım, beni ayıplıyorlar gibi geldi. Beyoğlu'na doğru çıktım, her gazeteci, tütüncü dükkanına beşer onar bırakıyordum. Bir bölümü “Satılmaz, sekiz sayfalık gazeteler bile satılmıyor.” (Markopaşa dört sayfadır.) diye almak istemiyordu. Onlara rica ediyordum. - Zararı yok siz alın, şöyle bir asıverin, diyordum. Satılmazsa istemem. Taksime geldiğimde dükkanlara bıraka bıraka, bir yandan da sata sata 2000'e yakın gazeteyi bitirdim. Yönetimevine dönüp 2000 gazete daha aldım. Bunları da Beyazıt, Fatih, Edirnekapı taraflarına dağıttım. Böylece 4000 gazeteyi İstanbul'a dağıttım. 2000 gazeteyi de taşraya yolladım. Gazete çıktığından iki gün sonra hiçbir gazetecide Markopaşa kalmamıştı, hepsi satılmıştı. Taşradan, il ve ilçelerden, 100 daha gönderin, 200 daha gönderin diye mektup ve telgraflar yağıyordu.”
Derken işin içine Haluk Yetiş girdi. Sabahattin Ali de boş durmuyordu. Deli gibi derginin satışına uğraşıyorlardı. Karısı Aliye Ali'ye yazdığı bir mektupta bu işin inanılmaz yorucu olduğundan, anca aralık ortalarında eve gelebileceğinden bahsediyordu. (Kasım 1946'da yazmış) “En azından ilk dört sayıda ben çıkaracağım dergiyi” diyor. “Aziz Nesin'in üzerine bırakmama imkan yok. Henüz siyasi bakımdan da mizah seviyesi bakımından da kontrole muhtaç.” Boğazlayan'da öğretmenlik yapan Rıfat Ilgaz'a da birkaç dergi gönderilmişti. Yazar kırk takla atarak dergiyi satmıştı. Ve Markopaşa bir anda öyle bir sükse yapmıştı ki, dördüncü sayıya geldiklerinde derginin tirajı 60000'i bulmuştu.
Sabahattin Ali üzerine yapılan incelemelerden Kemal Sülker'in “Sabahattin Ali Dosyası”, Asım Bezirci'nin “Sabahattin Ali” , Filiz Ali'nin “Sabahattin Ali” incelemelerinin hepsi Markopaşa'dan uzun uzun bahsetmiş. Ama Mehmet Saydur'un “Markopaşa Gerçeği” adlı kitabı o kadar başarılı bir inceleme ki, su gibi okuyor insan. Yaptığım bu incelemeyle onun üstüne çıkamayacağım açık, öyle bir ukalalık da yapmam zaten. Mehmet Saydur, incelemesini yayınladığı 2001 yılına kadar, 1995'lerde başladığı Markopaşa araştırmasında bu gazeteyi en çok Asım Bezirci'nin arşivinde bir arada görmüş. Milli Kütüphanelerde bile tek sayısına rastlayamamış. Altı yıl uğraşarak 70 sayıyı bir araya getirmeyi başarmış. Üstelik bu sayıları halktan bulmuş. “Halk neyi saklayacağını biliyor” diyor. Kesinlikle haklı. (Bende de bir sayısı var ne güzel ki) Benim incelemem sayın Mehmet Saydur'un bir özeti gibi görünsün istemem. Oyunumuz ve sitemiz için yaptığım bu inceleme, BTA'nın Markopaşa'ya bakışı gibi düşünülmeli. Yeri gelmişken şunu da belirtmek isterim. Bu yazıyı yazarken, Mehmet Saydur'un incelemesinin dışında Sabahattin Ali'nin tüm Markopaşa yazılarından ve Hayrettin hocamızın “Ölüler Her Zaman Genç Kalır - Sabahattin Ali” adlı oyunundan yararlandım.
Halk arasında “derdini Markopaşa'ya anlat” diye bir deyim vardır. Markopaşa'da bunun için eline kulağına götürmüş dert dinleyen bir paşayı kendine logo olarak seçmiştir.
Amacı mizah üreterek, muhalefet yapmak isteyen Markopaşa'nın sayılarına göz atalım şimdi. Biraz gülelim. Markopaşa'nın her sayısı zehir zemberekti. Dalga geçmedikleri hemen hemen hiçbir kurum yoktu. Meclis, Halk Partisi, DP, polis, adalet sistemi, üniversite rektörlükleri, büyük holdingler, ABD senatosu, yazarlar, gazeteciler … Başlarına bela aldıklarının, yollarının uzun ve çetin olduklarının farkında olsalar gerek, ilk sayılarında “Hakkınızı Helal Edin Dostlar” başlıklı ŞAKALAR bölümüne konan yazıda şunları söylüyorlardı. Önce ana – baba, oğul, eş – dost ve komşularla helalleşiyor, nedenini de şöyle açıklıyorlardı:
“- Sefere mi çıkıyorum böyle? - Hayır! - Savaşa mı böyle gidişim? - Hayır! - Azrail mi bekliyor başucumda? - Hayır! - İntihara mı karar verdin yoksa? - Hayır! - Ya ne? - Markopaşa nam bir ceride (gazete) çıkarmış. Bir fıkracık istediler Abdi acizden. Ne olur, ne olmaz? Dostlar, komşular ve harem halkı şişede durduğu gibi durmaz kafir, cepte durduğu gibi durmaz kalem … Helal edin hakkınızı. Fıkra yazmaya gidiyorum”
Daha ilk sayıda Amerikan emperyalizminin tehlikesinden bahsedilen bir baş yazı yazmış Sabahattin Ali. Ürdün'le Türkiye'yi kıyaslayan uzun ve ciddi bir yazı. (Markopaşa'daki ciddi yazılar hep Sabahattin Ali'ye aittir) Hemen arkasından sistem karşıtı taşlamalar dökülmüş. Bu yazılar Ankara Üniversitesi öğretim üyeleri, Cihad Baban ve Halk Partisi'yle uğraşmış. (“Hayl Hitler! Hayl Cihat Baban” gibi) İşte bu yazılardan biri: “Hurda muharrir satılacak! Partimizin gazeteleri veya partimizi tutan gazetelerin satışı sıfıra indiğinden, bu gazetelerde çalışan muharrirlerin yalama ve laçka olduğu kanaatine varılmış olduğundan bu hurda muharrirler, açık arttırma yoluyla satılacaktır. Satış toptan veya parça halinde kilo üzerinden yapılacaktır. …”
Markopaşa'nın ilanları meşhurdur. Hazır girmişken bir kaçını yazayım. Örneğin 17. sayıdaki “mevlüt” ilanı: “Ankara nümayişlerinde katledilen sevgili varlığımız “fikir hürriyeti” için ölümünün 40. gününe müsadif (denk gelen) pazartesi günü, Hacıbayram Camii şerifinde, öğle namazını müteakip (öğle namazının ardından), afişler yırtılmak sureti ile, demokrasinin ruhuna rahmet okutulacağından, rahmetlinin akraba ve dostlarından arzu edenlerin, bilhassa Şükrü Sökmensüer'le Reşat Şemsettin Sirer ve Cevdet Kerim İncedayı'nın eşleriyle birlikte teşrifleri rica olunur.” Örneğin : “Tanınmış ilim adamlarımızdan Ahmet Atar, dün geçirdiği mali bir kriz sonucu vefat etmiştir. … Merhumun “Hamsi balıklarını kara turpla semirtmek” adlı tıbbi bir eseri, “Türkçenin aslı İngilizce, İngilizcenin aslı güneşçe, güneşçenin aslı faslı yoktur” isimli beynelminel bir tezi, “Mübaşirlerin Kısa Pantolon Giymesi Adli Esastır” isimli muazzam bir şaheseri vardır.” Son bir örnek daha vereyim. Malumpaşa sayı dörtten : “Partiye; paralı, yatılı, giyimli, kuşamlı aza (üye) alınacak: 1- Partimiz azalarının günden güne muhalefete geçtiği görüldüğünden, partimize yeniden sadık azalar kaydına başlanmıştır. Kabul şartları : a) Ağzı olup dili olmamak, c) Bakıp görmemek, işitip duymamak, d) Muhalif uyruğu olmayıp, saka buyruğu ve parti kuyruğu olmak … 5 – İsteklilerin sadakat belgeleri, parti olgunluk diplomaları, başbakanın eteğini öperken yahut (önünde) secdeye kapanmış halde çekilmiş altı adet vesikalık fotoğraf, muhalif olmadıklarına ve (asla) olmayacaklarına dair Noterden tasdikli yüklenme (!) kağıdı, askerlikten emekliye ayrıldıklarına dair, tahdidi sin ve işe yaramaz kağıdı, kafa kağıdı, partimize aşılandığına ve aşının tuttuğuna dair aşı kağıdı, boş kağıı ve dilekçeleriyle müracatları ilan olunur. CHP”
Haydarpaşa İmtaniye Hastanesi'nde yatan Rıfat Ilgaz, ziyaretine gelen Aziz Nesin ile birlikte - 1948
Örnekler o kadar çok ki buraya yazmam olanaksız. (Mehmet Saydur'un incelemesi kesinlikle tatmin edicidir) Biraz da derginin başına gelenlerden söz edelim.
Muhalif ses olmak kolay değil. Ülke faşizmin eşiğinde. Biz Alman faşistleriyle savaşmayalım diye İnönü sınırlara yığınaklar kurarken ve dışarıya ılıman bir politika izlerken, kendi faşistimiz eylemlerini sıklaştırıyor, gık diyenin vuruyorlardı boynunu. Nazım'ın hikayesi belli. 13 yıl hapiste tutulacaktı. Sadece bizim değil, dünyanın en büyük şairlerinden olan Nazım, kurtulmak için açlık grevine yatacaktı. E, devletin eli tüm muhalefeti susturmaya yetecekken Markopaşa bu kadar rahat konuşabilir miydi? Hemen “komünist” “kökü dışarıda muzır cereyan” damgasını yedi dergi. Zaten Sabahattin Ali'nin sicili kızıl renkle doluydu. Susturulmalıydı Markopaşa. Önce dergiye mektuplar yağdı. Hepsi çalışanlara tehdit yöneltiyordu. “Asarız, keseriz, kafanızı kırarız, sizi parçalarız” … Mektuplara dar ağacı ve bıçak resimleri çiziliyordu. Daha sonra tutuklanmalar başladı. Tutuklanmalar bir kereye, iki kereye mahsus değildi. Hemen her gün dergi çalışanlarından biri tutuklanıyordu. Polis ikide birde, dergiyi basıyor, ortalığı darmadağın ediyor, canının istediği şeyleri yanına alıp gidiyordu. Tutuklanan dergi çalışanları elleri kelepçeli bir şekilde İstanbul'un bir çok sokağında dolaştırılıyordu. Herkes bu vatan hainlerini görsün istiyorlardı. Sokaklarda onları alkışlayanlar olduğu gibi, üstlerine yürüyen, tükürenler de çıkmıyor değildi. Ne de olsa onlar din düşmanı, komünistlerdi. Hükümete karşı çıkıyorlardı. Arkalarını Moskof köpeğine dayamamış olsalar, bu kadar cesur olabilirler miydi? Ne güzel özetliyordu olanı biteni Orhan Veli : “Açlıktan bahsediyorsun Demek ki sen komünistsin Demek bütün binaları yakan sensin, İstanbul'dakileri sen, Ankara'dakileri sen Sen ne domuzsun sen”
Sonra baktılar olamayacak, taklitlerini yapıp Markopaşa'nın, kandırmaya çalıştılar halkı. Dergi çalışanlarından Orhan Erkip adlı biri gece çalıştığı büroyu soyarak, taklit bir Markopaşa gazetesi çıkarmıştı. Dergi çalışanları sürekli tutuklandığından boş kağıtlara imza atıp dergiye bırakıyorlardı ki, dışarıdaki arkadaşları üzerini doldurup derginin tüm hakkını üstüne alsın ve yayın devam etsin. Bakın nasıl oldu? Sabahattin Ali hapisteyken gazetenin yazı işleri müdürlüğü karikatürist Mustafa Uykusuz yönetmekteydi. Uykusuz hakkında tutuklama kararı çıkmıştı. Uykusuz karşısına çıkan babacan komisere, yetiştirmesi gereken çizimleri olduğunu söyleyip tutuklanması için bir gün izin istedi. Memur kabul etti, ona bir gün de dinlenmesi için fazladan izin verdi. Sonra Uykusuz'a güvenip onu serbest bıraktı. Mustafa Uykusuz'da sözünü tuttu. Sabaha kadar uğraşıp çizimlerini bitirdi. Çıkardığı boş kağıtlara imzalarını attı ve gidip teslim oldu. İşte o gece dergi çalışanı Orhan Erkip (zaten onun MİT'ten olduğundan şüpheleniyorlardı hep) arkadaşlarıyla birlikte dergiye girdi ve Uykusuz'un imzaladığı kağıtların üstünü doldurdu. Derginin tüm yayın hakkını üstüne geçirdikten sonra Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz'ın yazılarını ve Uykusuz'un karikatürlerini çalıp gitti. Birkaç gün sonra hapisteki Markopaşacıların eline şok bir Malumpaşa sayısı geçti. Sahibi ve yazı işleri müdürü Orhan Erkip'ti. İç yazıları kendi yazıları ve karikatürler kendi çizimleriydi. Fakat dergi yine de onlara saldırıyordu. Okuyalım:
“Vatansızlar, soysuzlar, ne idüğü belirsiz, sinsi sinsi, kah bizlerden gözükerek, kah sureti halktan görünerek, çeşitli kılıklara bürünerek, memleketi içinden yıkmaya, milli birliği sarsmaya çalışıyorlar. Namus, iffet, mukaddesat ve haya nedir bilmek istemeyen bu baldırı çıplaklar, ellerinden geldiği kadar, Bolşevik Rusya'nın propagandasını yapıyorlar. Memleketi satmaya yelteniyorlar. Fikirden, düşünceden, iz'andan zerre kadar nasibi olmayan bu zavallılar için vatan, millet, istiklal her şey, her şey paradır. Dün para için namuslarını satanlar, bugün aynı şey için memleketi satmaktan çekinmiyorlar … Gözleri tek bir cihete çevrilmiştir : PARA. Bunlara sosyalist, Marksist veya herhangi sol fikirlere intisap etmiş kimseler nazarı ile bakmaya bile değmez. Bunlar sadece kızıl Rusya'nın gayelerini tahakkuk ettirmek için kiralanmış kimselerdir. Aziz okuyucular, bundan böyle; Moskof ajanları, memleketimizi içinden yıkmak için nasıl çalışırlar, Moskova'nın kızıl emirlerini nasıl ustalıkla yerine getirmeye cehdederler, bütün bu suallerin cevaplarını, gelecek sayımızda “Malumpaşa'nın Fendi, Bolşevik Taslaklarını Yendi” sütunlarında bulacaksınız.”
Olan biten şaşırtıcıydı. Markopaşa gazetesini iyi bilen halk, işin içinde bir tuhaflık olduğunu sezmişti. Markopaşacılar, bu derginin kendilerinin olmadığını söyleyip, halkı uyarmış ve karşılıklı atışmalar başlamıştı. Uydurma Markopaşacılar yazıyor: “Satılmışlara Cevabımız Köpekler … Satılmış namussuzlar olduğunuzu bilmeyen bugün Türkiye'de bir insan kalmamıştır. Bilmeyenlere de bunu bizzat ispat edeceğiz. Kendilerinin de itiraf ettikleri gibi Malumpaşa gazetelerinin sahip ve neşriyat müdürü bizdik ve bizim için çok bayağı olan bu işi bi gaye-i mahsusla (özel bir amaçla) üzerimize aldık. Maksadımız, bu sefillerin ne olduklarını herkese ilan edip, iç yüzlerini açığa vurmaktır. Tekrar edelim ki, bu alçak heriflerle mücadele etmeyi, kendi vasıtaları ile kendilerine darbe vurmayı ve bu memleket üzerine titreyenler için bir vazife olduğuna inanarak, bu işe teşebbüs ettik ve muvaffak olduk.” Gerçek Markopaşacılar (şu an derginin adı Malumpaşa bu ara, belirtmeliyim) asla bu kadar çirkef değildi. Sabahattin Ali bir baş yazısında “Biz hiçbir zaman düşmanlarımızın bize karşı kullandıkları silahları kullanmayacağız. Çünkü bu silahlar, bizim elimizi süremeyeceğimiz kadar kirli ve korkakçadır. Bir gazetenin kanun dairesinde çıkmasına müsaade edildikten sonra, onu kanunsuz yollardan sattırmamak, binlerce lira sarfıyla basılan kırk elli bin gazeteyi keyfi bir emirle ve bütün kanunlara rağmen toplatmak, idarehaneleri mühürletip açtırmamak, yahut ta gece vakti satılmış adamlara idarehane soydurup yazı, resim, evrak, defter çaldırmak, sonra da hain dedikleri insanlardan çaldıkları bu yazılarla başka bir gazete çıkarıp beş on kuruş kazanmaya kalkışmak … Hayır, bunlar bizim yapabileceğimiz işler değil … İtiraf ediyoruz, bu hususta basımlarımızdan çok gerideyiz…” derken, başka bir yazısında daha açıkça şunları söylüyordu: “Bir yıldan beri türlü fikirler ortaya attık. Bu fikirler yüzünden, türlü hücumlarla uğraştık. Biz isterdik ki, bize hücum edenler karşımıza yani halkın önüne bir takım fikirlerle çıksınlar. Ne gezer! Onlar sadece sövmüşler. Gaziantep'ten İstanbul'a, İzmir'den Samsun'a ve Çarşamba'ya kadaryurdun dört bucağında çıkan bir sürü gazete ve dergide aleyhimizde üçyüzden fazla yazı çıkmış. Hepsini gözden geçirdik. Bir tekinde olsun, bir tek fikrimiz, bir tek fikrimiz, bir satırımız ele alınıp çürütülmemiş, sadece küfür edilmiş. Biz demişiz ki: … Milletin oluk gibi kan akıtarak kazandığı bu istiklali siyasi oyunlara alet edip elden kaçırmayalım. Sömürücü devletin elinde oyuncak olmayalım!... Cevap vermişler: Hain, satılmış, Bolşevik ajanı! … Biz demişiz ki: Yabancı sermayeye imtiyazlar vermeyelim. Memleketin mali ve askeri işlerine, yabancılar burunlarını sokmasınlar … Cevap vermişler: Demokrasi düşmanı, Moskova ağzı konuşan, kızıl! … … Biz demişiz ki: Yıllardan beri arkası gelmeyen dalavereler, arsa oyunları, memleket dışına para kaçırma rezaletleri, esrarı çözülmeyen cinayetler, millet malı soygunculukları alıp yürümüştür. Öte yandan millet kara sabanın arkasında donsuz didiniyor. Bu gidişatın sonu hayra çıkmaz. Cevap vermişler: Bozguncu, devlet düşmanı, anarşist, komünist!
Biz bir fikri ortaya atmışız. Onlar bize cevap yerine küfür savurmuşlar. Bu türlü bir mücadelenin zevkli olmadığı meydanda. Lakin, yüreğimizi ferahlatan cihed şu ki, halk, o iyiyi kötüden, doğruyu eğriden ayırmakta hiç şaşmayan varlık, hep bizim tarafımızı tutuyor. Var olsun …”
(İşin tuhaf yanı, Sabahattin Ali öldükten sonra, Aziz Nesin Orhan Erkip'le anlaşarak, yayını birlikte sürdürdüler. Çok tuhaf ve bence ayıp) Atışmalar öyle bir boyuta gelmişti ki, bir dünya dergi ortalığı doldurmuş, halkın kafası karışmıştı. Dergiye başka bir ad bulmalıydı. Paşa'dan başka bir ad. Bu sıra Aziz Nesin hapisteydi. Sabahattin Ali ve Rıfat Ilgaz çalışmalarını sürdürmüş ve Alibaba'yı çıkarmaya hazırlanmışlardı. “Alibaba” “Kırk Haramilere Karşı” çıkıyordu. Sabahattin Ali derginin ilk sayısında şunları yazmıştı:
“İşte şimdi hakiki Markopaşa, Malumpaşa ve Merhumpaşa'dan tanıdığınız aynı kalemler “Alibaba” gazetesini çıkarıyorlar … Şüphesiz paşaları taklit edenler, Alibaba'yı da taklide yelteneceklerdir. Piyasayı Ballıbaba, Hasanbaba, Cambazbaba, Şambaba gibi sahte mizah gazeteleri dolduracaktır. Hatta mizah olsun diye Babafingo'yu bile çıkarmaları kabildir (olasıdır). Biz müsamahakar (anlayışlı) insanlarız. Paşayı elimizden alanların, bu sefer babayı da almalarına göz yumarız” “Sabahattin Ali bu ismi çok sevmişti” diyor Rıfat Ilgaz. Adını taşıdığı için ve Ali adı onun için çok önemli olduğundan olsa gerek. (Çünkü ailesindeki hemen her erkeğin adı Ali'dir)
Şimdi biraz geriye dönelim ve tutuklanma serüveni nasıl başladı okuyalım. Falih Rıfkı Atay Ulus gazetesinde Markopaşa'ya çatmış. Onlar da şöyle bir cevap vermiş: “Ukalanın biri mecliste, Hasan Hüseyin duhteranı (kızları), Muhammedest, Hendek gazvesinde (savaşında) şehit düştüler demiş. Mecliste bulunan zarif bir zat da, “kızları değil oğullarıdır, Muhammed'in değil, Ali'nin oğullarıdır, Hendek gazvesi değil Kerbela'dır, hangi birini düzelteyim, demiş (…) İşte bu hatalar gibi, Ulus gazetesi de mutadı veçhile büyük bir gaf daha yapmıştır. Hangi birini düzelteyim. Markopaşa Sovyet değildir. Selam ayakla değil, tabi elle verilir. Sovyet selamı öyle değildir. Resimde Markopaşa selam vermiyor, elini kulağına götürmüş dert dinliyor. Ve işin en mükemmeli de bu resim tek çizgi ilave edilmeden Ulus'un arşivinden alınmıştır. Ey Ulus ve ey Falih Rıfkı Neren doğru ki kalemin doğru olsun!” Bununla da doymamışlar, birkaç sayı sonra “Bunları Biliyor musunuz?” köşesinde, önlerine gelene giydirdikten sonra
“Falih Rıfkı'nın apartmanlarından aldığı hva parasıyla zaruret içinde geçindiğini biliyor musunuz?” yazmışlar. İşte Markopaşa aleyhine ilk dava bu yüzden açılmıştır. Falih Rıfkı Sabahattin Aliye 10000 lira tazminat davası açmıştı. Aziz Nesin bu olayı şöyle anlatıyor: “Aklımda kaldığına göre Markopaşa aleyhine ilk dava Falih Rıfkı tarafından açıldı. Bu davayı kaybettik. Sabahattin 1000 lira tazminat ödemeye mahkum oldu. Parayı verdi mi vermedi mi bilmiyorum. Bana kalırsa Falih Rıfkı'yı aleyhimize dava açmaya sevkeden asıl neden dava açtığı yazı değil, daha önce ilk sayımızda çıkan bir manzumedir. Bu manzumeden bizi mahkemeye veren Falih Rıfkı, başka bir yazımızdan aleyhimizde dava açtı. Her ne olursa olsun Falih Rıfkı uğurlu geldi, ondan sonra davalar sökün etti”
Hiç durmadı onlara açılan davalar. Mahkemelerden, hapislerden, tehditlerden hiç kurtulmadılar. Yazılarının altına imza atmadıklarından, kim yazarsa yazsın yazı işleri müdürü hapsi boyluyordu. Bunun için Sabahattin Ali tutuklandığında Aziz Nesin'in dışarıda kalıp dergiyi devam ettirmesi için onun yazdığı yazıyı da üstleniyordu. Hapse atılan diğerine not bırakıyor “eve para gönder” diyordu. Hepsi birden hapsi boyladıklarındaysa çıktıklarında Aziz Nesin'in kaleminden “çok yoruluyorduk, bizi dinlendirdiğiniz için sağolun” mektubu okutuyorlardı polislere derginin yeni sayılarında. Gazetelerini basacak matbaa bulabilmek için ikiye ayrılıyorlardı. Faşist diye niteledikleri kişiler gazeteleri küçük yerlere ulaşmadan ellerine geçirip paramparça ediyordu bir çok kez. Ya da derhal toplanıyordu gazete çıktığında. Ama onlar bunu da dalgaya aldı. Gazetelerinin tepesine “Fırsat bulabildiği zamanlarda çıkan siyasi mizah gazetesi”, “Yazarları hapislerde oladığı zamanlarda / Toplatılmadığı zamanlarda çıkan siyasi mizah gazetesi” gibi reklamlar koydular. Bakın ne yazmışlar : “Ne gün fırsat bulursa o gün çıkar. Çıktığı gün sekiz ila dokuz arasında satılır. Dokuzda toplamaya başlarlar. Türkiye'de demokrasinin ve basın hürriyetinin miyarı olan işte böyle bi acayip mizah gazetesidir”
Bir de atlamadan Markopaşa'nın özel takıntısı olan birinden bahsetmeliyim. İstanbul Emniyet Müdürü Ahmet Demir'den. Ahmet Demir, hükümet yalakası, kaba saba, ağzı bozuk, rütbesine güvenip mahkumlara dayak atan bir zavallı adam. Markopaşacılar ondan çok çekmiş. Ve hatta direk ondan dayak da yemişler. Aziz Nesin'den dinleyelim :
“Ahmet Demir odasına girer girmez “Sen misin Aziz Nesin?” diye sordu. Genellikle beni tanımayanlar iri yarı sanarlar da sonra ufak tefek olduğumu görünce şaşırırlar … Ahmet Demir de onun için böyle soruyor sandım. Açık ceketimin önünü ilikleyerek, Ahmet Demir'e yaklaştım ve - Evet, benim! Dedim. Söz ağzımdan çıkar çıkmaz bir şamar şakladı. Ne olduğunu, neye uğradığımı şaşırdım. Bu tokadın arkasından Ahmet Demir, - Ulan it, sen misin o vatanı satacak olan? diye bağırdı. Ne oluyorduk, ne satıyorduk, kime satıyorduk? Senin “memleket” dediğin pırasa değil ki ona buna satasın. Ben bu şaşkınlıkla kim bilir suratına nasıl bakmışım bilmiyorum. Yine bağırdı. - Ulan, ne bakıyorsun muavin beyin suratına! Ondan sonra sille tokat tekme girişti. Demek ki ben emniyet müdürlüğüne gelmişim ve bu zat da emniyet müdürü (!) idi … Kolu mu yoruldu, sakinleşti mi, bilmiyorum, yaşamımda duymadığım küfürleri de savurduktan sonra, - Götürün! diye bağırdı.”
Bu olay ilktir. Daha sonra Ahmet Demir bir çok defa Markopaşacıların salvo ateşine neden olmuştur. Özel bir takıntıdır Ahmet Demir onlar için. Bakın örneğin ne demişler onun için: “Sıkı bir yerden aldığımız malumata nazaran Demir Ahmedi, Çelik Ahmet yapmak için su verilmiştir. İstanbul'da ki binlerce zavallı demirzede arasında dolaşan rivayetlere göre Demir Ahmedin yapılan muyanesi sonunda demir olmayıp teneke olduğu anlaşılmıştır” Ahmet Demir Amasya'ya vali atandığı için Amasyalılara sabır dileyip, Ahmet Demir'in vurduğu yerde gül biteceğini, Amasya'nın yakında gül bahçesi olacağını söylüyorlar. Aziz Nesin onun hakkında şöyle diyor: “Ben el şakasından hoşlanmam, o ağız şakasından. Onun için pek anlaşamayız” Markopaşacılar aralıksız düşman kazanıyorlardı. Tanin, Ulus, Cumhuriyet gazeteleri ve tüm çalışanları, meclis, rektörlükler, Necip Fazıl (onunla da çok uğraşmışlardır), bakanlar, “Vatan” satıcısı dedikleri Vatan gazetesi yazarı Ahmet Emin Yalman, Nihal Atsız ve yandaşları, yobazlar, turancılar, Amerikancılar, magazin muhabirleri, işini iyi yapmayan memurlar vs. vs. … Onlar kendilerine “kökü dışarıda” diyen milletvekili Cemal Sait Barlas'a: “Neden bizim kökümüz dışarıda? Tapuları karımızın üstüne yapılmış apartmanlarımız mı var? Biz bu millete uşaklarımızla, dalkavuklarımızla, metreslerimizle mi bağlıyız! … Ellerim mutludur ki, size oy vermediler … Bize kökü dışarıda diyenlerin kökü kurusun! Topunuzun köküne kibrit suyu!” diyecek kadar cesurlardı. Bir yandan da ciddi yazılarla emperyalizmin tehdidini aralıksız tekrarlıyorlardı. Sabahattin Ali ticari işleri denetlemek için gelen ABD'li uzmanlara karşı “Bu bir rezalettir! … Bu iş tek kelimeyle ayıptır” diye bağırmaktaydı. – Haklı olduklarını görmek ne acı – Yazdığı yazılar sanki 60 sene öncesi için değil de, bugün için düşünülmüştü. Bir yandan da mizah sürüyordu. Beni çok güldüren bir bölüm var. Hoş, tüm dergiye gülüyorum ya, orayı sizinle paylaşayım: “ (Radyo Programı) - Sabah - 6.30 – Sabah ezanı. Necip Fazıl tarafından. 7.00 – Esneyerek uyanma : CHP korosu. 7.30 – Hamdullah Suphi, Şemsettin Yeşil ve Necip Fazıl tarafından ilahiler. Üç acayip sesle 8.00 – “Mekke'de Sabah” operasından bir arya. Beste : Kısakürek. Okuyan solfat tiztenör Hamdullah. - Öğle - 12. 00 – Nazari donanma talimleri 13.00 – Amerikanca taklit - Akşam - 18.00 – Altın kaplamalı saatlerin ayarı. Adi marka saatler başlarının çaresine baksınlar. 18.05 – Torunum, dadım ve ben : F. Atay tarafından monolog. 18.15 – I Love You 15 Milyon : (Başbakan) Recep Peker taradından. 19.00 – İngilizvari, Amerikanımtrak ve Almanımsı ajans haberleri 19.30 – You are allways lu zıy cüzdan : Mister Yalman tarafından 19.45 – Yakında İstanbul'a demir atacak olan Amerikan donanması hakkında iğneden ipleğe malumat. (6. filodan sözediyor) Tatlı su amirali Abidin Daver tarafından. 20.00 – My darling Recep : CHP temsil parmağı tarafından 20.30 – Kaza namazı, Arapçadan Türkçeye sesli 21.00 – Mali ve mandavi marşlar 23.00 – Pekerist ninniler ve Radyopalas kepenklerinin inişi. Muvafıklar! Şen ve esen kalın!”
Yeri gelmişken belirtmeden edemeyeceğim. “Sorun Cevaplayalım” bölümünden Necip Fazıl'a gidiyor Markopaşacılardan : “Soru – Dağları kim yarattı? Cevap – Necip Fazıl. Soru – Necip Fazıl'ı kim yarattı? Cevap – Necip Fazıl yaratılmadı ki. Yerden bitti.” Bir de çocuklarımızı hayata hazırlamak için onlara öğretmemiz gerekenler var. Markopaşacılar öneriyor. Bakın: “Öğretmen ve velilere : İlkokuldaki yavrularımızı hayata hazırlamak için, Hayat Bilgisi kitabı çıktı. İçinde şu mevzular vardır: Karaborsacılık, inceleme heyetinin seyahatleri, kurdela kesme usulleri, parmak kaldırmak, alkışlamada başarı, harama hile katmak, büyüklerimiz nasıl yıldız oldu, koltuğa nasıl oturulur ve bir daha kalkılmaz, Amerika'nın naylon demokrasisi vesaire. Bu kitap, üç karaborsacı, beş tüccar siyaset adamı tarafından hazırlanmıştır.” Daha neler var, daha neler, neler … Ne oldu Markopaşa'ya ve çalışanlarına peki? İlk yıkım Sabahattin Ali'den geldi. Büyük yazarımız nasıl olduğu belli olmayan bir şekilde öldürüldü. Kimine göre Bulgaristan sınırında Ali Ertekin adlı katil tarafından başı taşla ezilerek, kimine göre Sansaryan Han'da işkencede. Gerçek olan Sabahattin Ali'nin ölmeden önceki son işi olarak kamyon şöförlüğü yapıp, karla ve çamurla boğuşarak evine bakmaya çalışmasıdır. Derginin yayını onlarca farklı isimle 1950'ye kadar devam etti. Hapse de girseler, kapatılsalar bile, dergi göndermedikleri abonelerinin parasını geri göndermeyi asla atlamadılar ama. Rıfat Ilgaz ve Aziz Nesin defalarca hapse girdi çıktı. Kitapları toplatıldı, kaybedildi. Mustafa Uykusuz'un karikatürleri yüzünden başı beladan hiç kurtulmadı. Kitabının satışı yaptırılmadı. Haluk Yetiş, işsiz güçsüz ortada kaldı. Tüm Markopaşacılar ailelerine bakmak için bir çok farklı yerde takma isimlerle yazılar yazdılar. Ama hiç susmadılar. Hep inandıklarının, bağımsız bir Türkiye düşünün peşinden gittiler. Belki de en şanslıları Rıfat Ilgaz'dı. Ertem Eğilmez Hababam Sınıfı'nı filme çekince Rıfat Ilgaz efsanesi büyüdü. Ama hepsi aynı şansta değildiler. 93'te Madımak'ta yakmaya çalıştılar Aziz Nesin'i. 37 kişi yanında ölse de o hala, “Beni böyle susturamazlar” dedi. “Bu ülkenin %60'ı salaktır” dedi. Linç etmeye çalıştılar ama nafile. Ölümüne yakın hala sinirli sinirli konuşuyordu :
“O emperyalist güçlerde, o ülkelerde, bilim, felsefe, teknoloji, onların buluşu zaten, onlar buluyorlar … Ama çok insafsız bir şey tabi … Onları biz mi buluyoruz, geri kalmış ülkeler mi buluyor? Biz hani daha insanız, insaniyiz de, ee nasıl insaniyiz? Yani böyle şey olmaz. Bu çelişkiyi görmek lazım. Neden çocuklarımızı Amerika'ya Avrupa'ya gönderiyoruz madem böyle değil de? Ordan öğrenebilecekler diye gönderiyoruz. Burda yok, bizde yok, hiçbir şey yok çünkü. Biz de yalnız Türkiye'de değil, bizim gibi ülkelerde hiçbir şey yok. Hiç. Canımızı kurtarmak için, hastalığımızdaki ilaçların hepsi onların, ameliyat, hepsi onların. İşte bakın, Evren gibi bir herif, prostat ameliyatı olmak için Amerika'ya gidiyor. Niye burda bir müslümana yaptırmıyor, müslüman hocaya imama yaptırmıyor? Bir sürü imam hatip okullarından çıkanlar hekim oluyorlar, doktor oluyorlar. Bir tane ilaç bulsunlar ya, bir ufacık ilaç bulsunlar: Bulamazlar. Ha bizim çocuklarımız Amerika'da eğitilir, Fransa'da İngiltere'de eğitilir, onlar bulabilirler. Ama onlar o kültürü ordan alıyorlar, buradan değil. Bu bağnaz ülkede, insanların çoğunun bağnaz ve yobaz olduğu ülkede hiçbir buluş bulunmaz. Onların yapabilecekleri şudur: Hangi buluş bulunsa, “Aaa, bu kuranda vardı, kuranda yazılıyordu” Hep bunu söylerler. Peki bu Müslümanlar bu kadar aptal mı, Kuranda yazıldığı halde, bu kadar yüzyıldır kuranda bunu okudukları halde hiçbir şey bulup çıkaramıyorlar. Hep bunu hristiyanlar, gavurlar yada dinsizler bulup çıkarıyor? Bu kadar beyni işlemeyen insanlar ne yapabilirler yani?” … 95'te öldü gitti o da. Bugün 2007'de sizleri sadece “Vay be ne adamlarmış! Sıkı kavga etmişler” diye anıp nü tabloları bıçaklıyor, kımızı başlıklı kızı, yeşil türbanlı kıza çeviriyor, hristiyan yayın yapan matbaaları basıp çalışanların gırtlaklarını kesiyor, elimizde Coca – Cola'larla Amerikan karşıtı sözler ediyoruz. Ne olduğumuzun farkında bile değiliz. “Ankara'da bir doktor öldürülüyor. Sonra bir vali kendini öldürüyor. Ortaya sahte katil sürülüyor. Mahkemenin yeri değiştiriliyor, işin içine mühim isimler karışıyor, yabancı ülkelere giden paralardan yabancı elçilere temaslardan bahsediliyor, nihayet sahici katil ortaya çıkıyor ama öldürme sebebi gizli kalıyor. Bazı şeyler açıklansa da bazı şeyler gizli kalıyor. Bir vapurla altın kaçırılıyor. Avrupa'da kibar bir bayan sınırda altın kaçarırken yakalanıyor. İşe mühim isimlerin hatta elçilerin adı karışıyor, gazeteler sütunlarla doluyor, yine bir şeyler açıklanıyor, bir şeyler saklanıyor. … Ne oluyor anlamıyoruz. Ama bir şeyler, bir şeyler var ki kokuyor, çok fena kokuyor” diyor Sabahattin Ali. (Kendi ölümünü anlatmış sanki) Hiçbir şey değişmedi. Hala kötü kokular var ortalıkta. Hem de çok daha, çok daha kötü. Ne olduğunu anlamıyoruz ama kötü kokuyor. Ve korkutuyor. Sanırım elden gidiyoruz. Hala uyuyacak mıyız?
Görüşleriniz için:
|
||