TEMİZ YÜREKLİ BİR ÖLÜ

(ŞAİR ATTİLA JOZSEF ÜZERİNE)



7. Yazı – 09 Haziran 2008

 

          “ Kimse duymadan ölmeliyim
             ağzımın kenarında
             bir parça kan bulunmalı.
             Beni tanımayanlar
           "Mutlak birini seviyordu" demeliler.
            Tanıyanlarsa, "Zavallı, demeli,
            Çok sefalet çekti..."
            Fakat hakiki sebep
            Bunlardan hiçbiri olmamalı.” (O. Veli)

 

 

                 1937 yılının rüzgarları, dökülen yaprakları, yağmurları, sonbaharı, kedileri, köpekleri, kuşları, şairleri, işçileri, aşkları, dostları, dindarları, orospuları, yolları, trenleri, taşları … hepsi bir başka mutsuzdu Macaristan’da. İşte Kasım ayındaydık. Kışa ne kalmıştı ki … İşçi sınıfı yıkım üstüne yıkım alıyordu. Halkın Cephesi kurma çalışmalarını yürüten Miklos Bartha Grubu’nun giderek sağa sapması engellenememişti. Birkaç yıl içinde ne çok devrimci öldürülmüş, hapislere atılmıştı. İşin kötüsü proleter sanat adamlarıyla sol birliklerin görüşleri de uyuşamaz olmuştu artık. Yorgundu devrimciler. Almanya’da yükselen faşizmi korkuyla izlemekteydiler. Üstelik ne acıdır ki, Macar halkının da bu rüzgara hayranlığı artmaktaydı. Öyle ki Hitler iktidarı ele geçirdiğinde onu ilk olarak kutlamaya giden devlet bakanı Macar Bakanlar Kurulu başkanı Gyula Gömbös değil miydi?

                  32 yaşında, temiz yürekli bir yorgun adam, Boloton Gölü kıyısında bir kaplıca pansiyonunda oturmuş, kasım yağmurlarını izliyordu. Şiddetli yağıyordu yağmur. Bir şeyleri öldürmek ister gibi şiddetli. Yağmurlar bitince köpekler dışarı çıkıyor, sabaha kadar uluyorlardı. O zamanlardaysa Budapeşte’de kalan dostlarını düşünüyordu bu temiz yürekli adam. İki kız kardeş kavga ediyordu yan odada. Bir de köyün delisi vardı. Çamur içindeki ekmeği ufak ufak koparıp yiyiyor, sonra sanki bir şekeri yalar gibi özenle şekeri yalayıp tekrar cebine koyuyordu. Temiz yürekli adam bir şairdi. Zaten başka türlü nasıl bu kadar temiz yürekli olabilirdi? Deliye yaklaşmıyordu ama ona saygı duyuyordu. Delininse ona baktığında tarifsiz bir keder oluşuyordu içinde. Cebine koyduğu ekmeği göğsüne göğsüne bastırıyor, sanki onu anladığını söylemek istiyordu. Şair son aylar boyunca çektiği şiddetli baş ağrılarını yaşamıyordu son birkaç gündür. Korkuları da durulmuştu birazcık. Bu kasabada insanlar ona acıyarak bakmıyordu. O bir proleterdi. Kimse ona acımamalıydı. Bu gölün kıyısında Budapeşte’de kalan dünyalar güzeli Flora’yı düşünürken, insanlar ona dokunduğunda korkuyla sıçramıyordu. Flora ne kadar güzeldi. Dalgalı kumral saçları, esmer teni, kısacık boyu, hayat dolu bakışlarıyla ... Ne çok seviyordu onu. Kuşkusuz tertemiz bir yürekle seviyordu. İhtiyacı vardı Flora’ya :

 

“ …
Gereklisin sen bana, nasıl gerekliyse
köylüye toprak, ılık yağmur ve temiz güneş.
Gereklisin, açılsın diye yaprakları
yeşil nasıl gerekliyse bitkiye.
Gereklisin daha doğmadığı için acılarından
geleceğimiz
direnerek ve eli kolu bağlı kalarak titreşen
çalışkan kalabalıklara, iş, ekmek, özgürlük
ve iyi söz nasıl gerekliyse.

Gereklisin bana Flora, köylere elektrik,
köylere ev, okul, çeşme gibi
çocuklara oyun, bakım
işçilere insan olma bilinci gibi.
Örnek gibi, erdem gibi yoksula.
Gerektiği gibi parlak bir aklın
toplumumuza, bu karmaşık dokuya
bulması için kendi yönünü”

Gereklisin bana …

                  Tanıdınız şairi biliyorum. Evet Attila Jozsef’ten bahsediyorum. 1937 Macaristan’ında yorgun ve bitkin, şizofreni beynini kemiren, Kasım’ın son günlerini işlerden uzak, bir göl kıyısında yakından geçen bir trenin sesini dinleyerek, sevgilisi Flora’yı düşünüp, bir delinin gözlerinde huzur arayan o büyük şair Attila Jozsef’ten …

           Çağdaş şiir dünyasının en büyük şairlerinden biriydi Jozsef. 32 yaşında öldürdü kendini. Öncelikle intihar üzerine, intiharı anlamak üzerine bir yazı yazmayı düşündüm çokça. O insanları o noktaya iten sosyolojik, psikolojik ve ekonomik nedenleri sorgulamak istedim. Sonra bir ikili hikaye kurup farklı ülkelerden iki ya da üç intihar öyküsü sunmak istedim. Mayakovski ve Yessenin intihar etmiş, Hemgway öyle, Jack London öyle, Walter Benjamin, Gogol, Kleist, Van Gogh, Slyvia Plath, Cesera Pavese, Stefan Zweig, Wirginia Woolf, Yokio Mişima, Arthur Koestler, Arthur Adamov, Jerzy Kosinski, Sadık Hidayet … sonra bizde Beşir Fuat, Can İren, Rasih Güran, Nilgün Marmara, Kaan İnce, Metin Akbaş, Özge Dirik ve daha bir sürü kişi öyle … Anlatmak istediğim çok öykü var. Belki intihar üzerine daha uzun soluklu bir çalışma yaparsam bir kaçını daha anlatabilirim. Attila Jozsef’i okudukça heyecanlandım, sonra duruldum. Böylesine güçlü bir şairin pek az bilinmesine üzülerek, yazının konusunun Attila Jozsef olmasına karar verdim. Onu birazcık olsun anlatabilmek ve sitemize adını sokmak istedim. Ama yine de intihar üzerine biraz konuşmadan olmaz.

            Bir adam “intihar kaçmak değil, reddetmektir” demiş. TV’de bir adam da “intihar yaşamak için bir direniştir” demişti hatırlıyorum. İntihar … ne tuhaf! Herhalde hepimiz bir kez olsun düşünmüşüzdür. Belki de eşiğinden dönmüşüzdür ölümün. Bir dakikada dönüvermişizdir o çıkmaz sokaktan. Hani Nazım bir intihar girişimini anlatır da “bir dakika bir ömrü kurtarmıştı ölümden” der ya, (1918, Nazım’ın bir şiir yarışmasında ekseriyetle birinci seçilen şiiri Bir Dakika) aynı onun gibi. Bir insan neden intihar eder? Pek çok düşünür ve bilim adamı pek çok yoldan açıklamayı denemiş bunu. Bazı toplumlar intiharı bir utanç kabul edip, ölüyü sürüklerken ya da bir daha asarken, bazıları bir şeref kabul etmiştir. İslam dininde İslamiyet kesinlikle yasaktır. Allah’ın verdiği canı yalnız Allah alır. Ama Montaigne ya da Montesquieu gibi yazarlar intiharı olumlayan ve olumlanmasını savunan görüşlere sahiptirler. Ölümü “fırtınalı bir denizde sığınılacak sakin bir liman” olarak niteleyen Montaigne, “bu limana yanaşma kararını insan kendisi alabilmelidir” der. Montesquieu ise intihar edenleri hoşgörüyle karşılamanın bir insanlık gereği olduğunu söylemektedir.

             Sigmund Freud intiharı psikanalitik açıdan açıklamaya çalışmıştır. İntiharı çöküntü hallerinin bir sonucu olarak algılayan Freud, melankolinin de önemli bir intihar nedeni olduğunu vurgulamıştır. Freud’un Viyana Psikanaliz Okulu’ndan öğrencileri olan Adler, Stengel ve Meninger intiharı matem ve melankoli bağlamında ele alan Freud’dan ayrılarak başka türlü düşünürler. Adler aşağılanmışlık, öc alma duygusu ve antisosyal saldırganlıktan bahsederken uzun uzun; Stengel olayı mastürbasyona ve bunun sonucu oluşan suçluluk duygusuna bağlıyor – tuhaf - . Meninger ise olayı tamamen başka bir boyuta çekerek, intiharın tamamen şu üç duygudan kaynaklandığını söyler : “Öldürme isteği, öldürülme isteği, ölme isteği” … (Kaynak ; Kendi Kalemini Kıranlar, Türk Edebiyatında İntihar, Cemile Sümeyra)

               Bir insan neden intihar eder? Psikolojik durum ve ruhsal yapı, depresyon, alkol bağımlılığı, psikonevrozlar, kişilik bozuklukları, azalmış özsaygı, işsizlik, boşanma, ölüm, ayrılık, yalnızlık, iş sıkıntıları ya da “çıldırmış bir dünya” insanları sorunlardan uzaklaşmak, sonsuza dek kaçmak için intihara yönlendiren sebeplerdendir. Aile çatışmaları, uyumsuz ve ümitsiz aşklar ve insanı üzen her şey insanı psikolojik olarak intihara hazırlar. Ruhlarının sonsuza kadar birlikte olmaları için de birlikte intihar eden sevgililer de, bu hayatta mutsuzdurlar. İnsanın içindeki savaşa yenilmesi onu ölüme sürükler.

              Kendini çirkin bulma, sakatlık, tedavisi mümkünsüz fiziksel rahatsızlıklar gibi etkenlerde insanı biyolojik olarak intihara iter. Bunun yanında dinsel baskılar, evlilik sorunları, yaşın getirdiği sorunlar (ergenlik, yaşlılık gibi), ekonomik koşullar, eğitim ve iklim bile intiharı belirleyen faktörlerden biri kabul edilir. Alvarez bu konuda şöyle der ; “İntihara yönelik çöküntü, soğuk, bereketsiz, kımıltısız bir tür kış uykusudur. Cıvıl cıvıl, yumuşak, bereket fışkıran bir doğa canlanırken içsel karakış daha da derinleşir. İç dünya ve dış dünya arasında büyük ve dayanılmaz bir uçurum meydana gelir”

El Yazısı

 

               Bunların yanında asla küçümsenmemesi gereken bir olayda sosyolojik etkilerdir. Kentleşme, sosyal ve kültürel ayrışmalar, bireyselleşme, toplumsal çatışmalar, değerlerin gücünün azalması, makineleşme ve teknolojinin insan üzerindeki olumsuz etkileri, bunalım, göç, yalnızlık, tüketim kültürü, uyumsuzluk, para, bir işe yaramama düşüncesi, boşluk duygusu insanı ölüme sürükleyen çok ciddi nedenlerdir. Ayrıca siyasal olayların da çok büyük etkisi vardır intiharlarda. Devrim ve savaş gibi insanları birbirlerine sıkı sıkı bağlayan olayların yıkımla ya da istekleri karşılamayacak şekilde sonuçlanması da insanı intihara sürükler. Stefan Zweig kaçtığı Nazi faşizminin denizaltısını Latin Amerika sularında görünce kendini öldürmüştür örneğin. Yessenin ve Mayakovski uğruna dövüştükleri kızıl devrimin yozlaştığını düşünerek sürüklenmişlerdir intihara. Bizde örneğin; Rasih Güran, Sinan Cemgil’in Nurhak dağlarında öldürüldüğünü duyduğunda kendini hasta yattığı hastane odasının camından aşağıya atmıştır. Sosyalist olduğu gerekçesiyle hapse atılan Sosyal Ekinci’nin hapisten sonra bağlı olduğu ideolojik grubun çözülüşüne tanık olması sonucu gerçekleştirdiği intiharı, bir çocukken annesinin sosyalist olduğu gerekçesiyle gözaltına alınmasının bilincinde yer etmesiyle Can İren’in bunalımları ve 26 yaşındaki intiharı, yine sosyalist olması nedeniyle 18 yaşında hapse girip 26 yaşına kadar hapiste tutulan Kenan Özcan’ın hücresindeki intiharı, Sovyetlerdeki rejimin yıkılmasıyla büyük hayal kırıklığına uğrayan Metin Akbaş’ın, 1991 dağılmasından bir yıl sonraki intiharı bu duruma örnek gösterilebilir.

            Peki Attila Jozsef’i bu durumlardan hangisi ya da hangileri ölüme itti? Okuyalım:

“Borbala Pöcze doğurdu beni
On bin bacaklı süpürge
Kanser kemirdi
Karnını, midesini.”
(“Aron Jozsef Sayesinde Doğdum” şiirinden)

                  Savaş, faşist çığlıklar ve insanlık ayıplarına gebe bir yüzyılın başında 11 Nisan 1905’te Budapeşte’nin dış mahallelerinden biri olan Ferencvaroş’ta doğdu Attila Jozsef. Büyükbabası bir çiftçi uşağı olan Jozsef’in babası Aron Jozsef başkente gelmek için tarlalarını terk eden bir sabuncuydu. Sabunculuk yapmaya başladıktan sonra genç, güzel bir hizmetçi kız olan Borbala Pöcze’ye aşık oldu. Jolan ve Eta adlı iki güzel kız çocuktan sonra bir de oğulları oldu. Attila koydular çocuğun adını. Kendisine “toprağın ve sokağın çocuğuyum ben” diyen Attila Jozsef … Esmer, ışıklı gözlü bu çocuk doğduktan sadece birkaç ay sonra şiir dünyası “hoş geldin” dedi sanki kendi gizemli diliyle ona. Macarların büyük devrimci ozanı Endre Ady’nin (1877 – 1919) şiirleri Uji Versek “Yeni Şiirler” adıyla ilk kez o yıl basıldı. Sanki devrimin şiirini yazmaya gelen bu esmer çocuğu selamlar gibi.

               Yoksul ve bol çocuklu Jozsef ailesinin mutluluğu fazla sürmedi. Zaten tuhaf bir adam olan baba Aron Jozsef, perişan olmuş Macar ekonomisine direnemeyip ailesini terk etti. Amerika’ya göç edeceğini söyledi. Tarım ve sanayi alanlarındaki işsizliği bahane edip Amerika’ya kaçan baba bir daha da asla ailesine geri dönmedi. (Herkes onu Amerika’da sansın, babanın memleketi Romanya’ya döndüğü taaaa 1957’de ortaya çıkacaktı)

                Anne güçlü bir kadındı. Çocuklarını üzmemek, onlara iyi bakmak için elinden geleni yaptı. Hiç durmadan çalışması bir yana, oğluna sürekli kitaplar okur ve ona sık sık türkü söylerdi. Şair, halk türküleriyle küçük yaşta tanıştı ve onlardan hiçbir zaman kopamadı. Kitapların dünyası bambaşkaydı. Halkın çok sevdiği romancı Jokai’nin masalsı anlatımıyla büyülenen Jozsef, daha sonra kendisinden büyük, gelişmiş ve daha varlıklı ağabeylerinden ödünç aldığı, sosyalist yazarların kitaplarını okumaya başladı küçücük yaşta. Gorki, Zola… İşçi sınıfının edebiyatıyla da erken tanışmıştı. Attila Jozsef için her şey erken sayılır 32 yıl yaşadığı düşünülürse. En çok da ölümü.

               Kitaplar ve sevecen anne tamam da, hayatın zorlukları açlık ve yoksullukla da karşılaşmak da gecikmedi Attila. Oğluna bakamayan anne 3 yaşındaki Jozsef’i Macar Çocuk Esirgeme Derneği’ne bıraktı. Attila Jozsef burada dört sene kalacak, 7 yaşındayken annesi onu yeniden yanına alacaktı. Jozsef bu durumu şöyle anlatır.

               “Macar Çocuk Esirgeme Derneği beni Öscöd köyüne evlatlık verdi. Yedi yaşına kadar orada yaşadım. Yoksul köy çocuklarının çoğu gibi bende domuz çobanlığı yaptım. Yedi yaşıma basınca annem – rahmetli Borbala Pöcze – Budapeşte’ye geri getirdi beni. İlkokulun ikinci sınıfına yazdırdı. Çamaşırcılık yaparak ve temizliğe giderek geçindirdi bizi; beni ve iki ablamı. Evlrede çalışıyordu. Sabahtan akşama işteydi.”

                   Bu aralar onun edebiyata ilgisini arttıracak bazı şeyler olmuştu. Hun kralı Attila’nın hikayeleri karşısına çıktıkça heyecanlanıyor, adaşıyla gurur duyuyordu, daha sonraları Öscöd’de yaşadığı bu dönemle ilgili olayları şöyle anlatır:

              “Öscöd’de koruyucu annemle babam “Pista” diye seslenmişlerdi bana. Komşulara danışarak – kulağımla duydum – Attila diye bir adın olmadığını bildirdiler. Yüreğime ateş düşürdü bu, varlığımı yadsıyorlar gibi geldi bana. Kral Attila’ya ilişkin masallar sanırım o andan başlayarak her çabamı kesinlikle etkiledi. Sonuçta bu olay beklide beni edebiyata yöneltti. Düşünen, başkalarının görüşlerini dinleyen, sonra kendi içinde bunları yeniden gözden geçiren biri yaptı beni bu anı. Kendi düşündüğü gibi adının Attila olduğu kanıtlanıncaya kadar Pista adına kulak veren biri yaptı.”

 

               İşte tam bugünlerde küçük Attila, evlerinin çatısında çamaşır asan annesinin peşinden tepeye çıkmak için ağlaşırken, kendini bilmez bir Sırplı, Avusturya - Macaristan veliahtını öldürüverdi. Yıl 1914. Ortalığı bir anda toz duman ve siren sesleri kaplayıverdi. Bütün dünya birbirine girdi. Fransızlar, İngilizler, Almanlar, Ruslar, Türkler, Araplar… Ablaları bütün bunlara bir cinayetin nasıl neden olduğunu düşünüp şaşkın şaşkın oturuyordu. Attila’da nasıl oluyor da tüm bu insanlar bu kadar yoksul kalabilir diye düşünüyordu. Herkes açtı. Annenin çabaları yetmiyordu. Dokuz yaşındaki Attila annesine yardım etmek için elinden ne geliyorsa yaptı. Vilag sinemasında su sattı, ısınabilmek için Ferençvaroş garından odun kömür çaldı, pazar yerinde sepet, paket taşıdı … ne yapabilirse … Dükkan önlerinde sıra beklemekten o da nasibini almıştı. Sabahın dokuzundan ertesi sabahın ilk ışıklarına kadar bekledikleri oluyordu. Hatta seneler sonra kendi hayatını anlatırken sabahın dokuzundan, ertesi sabahın yedi buçuğuna kadar sıra beklediğini, sıra tam ona geldiğinde “yağ kalmadı” dediklerini hatırlayacaktı.

               Yıl 1919. Dört yıl süren saçma savaş bitti ama ülkenin yoksulluğu bitecek gibi değil. Attila Jozsef ortaokulda. Önce adını yeni yeni duymaya başladığı büyük şair Endre Ady ölüverdi yılın başında. Anne Borbala Pöcze çok yorgundu, çalışamıyordu artık. Çok zayıflamıştı. Bazı günlerdeyse yataktan çıkamaz olmuştu. Eve gelen yaşlı doktor, yıllardır tanıdığı bu insanlardan hiç para almadan anneyi muayene etti. Rahim kanseri olmuştu güzel anne. Kimse ne yapacağını bilmiyordu. Genç Attila ise bu kanser denen illetin ne mene bir şey olduğunu Aralık ayında anlayacaktı.

               Aralık ayının oldukça soğuk bir sabahı uyanmadı Borbala Pöcze. Yanaklarının o güzel rengi mat bir beyaza dönmüş, sanki bir şeyler söylemek ister gibi açık kalmıştı ağzı. Oysa çocuklarını toplayıp son sözünü söyleyememişti bile. Geriye yoksul bir ev, kızlarının yıkaması gereken çamaşırlar ve gözü alevli bir çocuk kalmıştı sadece.
 

“Bir hafta boyunca dura düşüne
Anacığımı getirdim gözümün önüne

Gıcırtılı bir sepet kucağında
Çabuk çabuk tırmanırken çatıya

O zamanlar söz dinlemez bir çocuktum
Bağırırdım, tepinir dururdum
Şişkin çamaşırları bıraksın da
Beni çıkarsın diye yukarıya”

“Fincanı aldı iki elinin arasına
bir Pazar günü akşamüstü
dudaklarında hafif bir gülümseme
öylece oturup kaldı alacakaranlıkta –

Getirdi küçük bir tencereyle
akşam yemeğini beylerin evinden
yattık ve ben düşündüm beylerin
büyük bir tencereyle yiyeceklerini –

 

Annemdi, ufak tefek, öldü erkenden
erken ölür çamaşırcı kadınlar çünkü
titrer ayakları taşıdıkları yükten
ve ağrır ütü yapmaktan başları

Boynu kıvrıldı çamaşır yıkamaktan
bilemedim ne kadar genç olduğunu
temiz önlükler kuşanırdı düşlerinde
selamlardı onu postacı o zaman”
(“Anacık” ve “Annem” şiirlerinden)

          Annesinin ölümü onu çok sarsacaktı. Seneler geçtikçe annesini unutmanın aksine, onu daha çok anlayacak, daha çok sevecek ve her geçen gün daha çok özleyecekti. Doğru düzgün yaşayamadan ölmüştü annesi. Genç yaşta üç çocuk, babasız bir ev ve üç kuruş uğruna hiç durmadan, ama hiç durmadan çalışma … Jozsef annesini her düşündüğünde çalışan sınıfın haklılığına bir kez daha inanıyor, daha keskin bir inançla onların safındaki yerini alıyordu. Çoğu zaman ailesinin karnını birazcık olsun doyurabilme adına bütün gün çalışan annesini düşündükçe beylere nefreti büyüyordu.

           Çünkü onlar şömineli evlerinde ağızlarını şapırdatarak yemek yerken, şarabın en iyisinden içip yemek artıklarıyla hayvanlarını beslerken, onları dışarıda izleyen onlarca insan vardı. Beylere ya da hanımlara gereğinden fazla yaklaşırsan korumaları döver, köpekleri ısırırdı. Onların çocuklarının beğenip oynamadıkları oyuncaklar için Attila Jozsef gibi on binlerce çocuk birbirini öldürmeye hazırdı. Onlar neden bu kadar zengindi, biz neden bu kadar yoksulduk ve çalışmamız gerekiyordu? Öfkesi büyüyordu.

“Gaz lambasının dibinde yoğur ekmeği,
delikli kırmızı tuğla pişir ya da;
çapa tutmaktan avucun yarılsın;
eteklerin havalıyken sat kendini
sırt üstü uzanıp tahtaları çak maden ocaklarında;
pazar yerlerinde çuvalları sırtlan
ister bir meslek öğren, ister öğrenme
para babaları olacak karlı çıkan.”

             Çocukluğunun getirdiği ateş, öfke büyüdükçe ve okudukça onda bilinçli bir yaşam felsefesine dönüşecek ve kısacık ömrünü para babalarına ve bu vahşi sömürüye karşı işçi sınıfını bilinçlendirmek yolunda harcayacaktı.

“İpekleri yatır benzine;
iki büklüm soğan topla;
boğazla ardından ayrılmayan keçiyi;
pantolonu iyi biç, otursun giyenin üstüne;
yorulsan da ara verme, haydi!
Dilenmek mi, hırsızlık mı, kurtaramazsın yakanı
Para babaları olacak karlı çıkan

Şiirler yaz istek dolu;
Prag usulü jambon hazırla;
şifalı bitkiler derle, kömür çıkart;
hesap defterleri tut ve sakla gizlerini;
sırmalı şapka giy;
ister küçük bir köy, ister Paris, nerede yaşarsan
aylık aldığın sürece
para babaları olacak karlı çıkan.”

             Uzatmayalım. Annesinin ölümünün ardından çabuk büyüdü Attila Jozsef. Öyle bir zamanda ölmüştü ki annesi, genç Jozsef git gide karışan ve şiddetlenen Macar siyasi hayatının içinde yapayalnız bulmuştu kendini. Devlet onu avukat eniştesi Ödön Makai’nin vesayetine vermişti. Macaristan hükümeti ise değişmiş, ülkede devrimci ve karşı devrimci kavgalar boyut kazanmıştı. Neler olduğunu anlamaya çalışıyordu Jozsef. Fakat o yıl, yani 1919 yılı içindeki, Macar Komünü’nün hareketli günlerinin ardından aldığı ağır darbeler onda gene büyük karamsarlıklar yaratacaktı.

           Birkaç zaman hiç durmadan çalıştı. Atlantica Deniz Gemiciliği A.Ş.’nin Vihar (Fırtına), Török (Türk), Tatar (Tatar) adlı römorkörlerinde temizlikçilik vs. yaptı. Bir yandan da dışarıdan sınavlara girip dördüncü sınıfa geçebilmişti. Bir yandan tayfalık, bir yandan öğrencilik yapmaya devam ederken eniştesi onu Nyergesujfalu adlı bir köye, Katolik papazların kurduğu derneklerin birine papaz öğrencisi olmaya gönderdi. Fakat o bir Ortodoks olduğu için orada da fazla kalamadı. Zorlu geçen bir dönemden sonra Mako’ya gitti. Kısa bir süre sonra Demke Öğrenci Yurdu’nda parasız kalacak bir yer buldu. Zor günlerdi. Ama ne olursa olsun okumayı sürdürüyordu. Lise altıncı sınıfı da geçmeyi başarmıştı. Hayranı olduğu Boudelaire ve Whitman’ı okumayı sürdürürken şiir yazmaya başlamıştı. Yazdıklarını pek çok yere gönderiyordu. Önce birkaç küçük yerel gazete sonra “Nyugat” (Batı) anlamına gelen çağdaş Macar edebiyatının en önemli dergisinde şiirlerini yayınladı. Fakat hala çok mutsuzdu. Kimseyle konuşmuyor, iç sıkıntısı gittikçe derinleşiyordu. Bu dönemi şöyle anlatır:

“… ergenlik çağı bunalımları yüzünden birkaç kez kendimi öldürmeyi denedim. Çünkü ne o sıralar ne de daha önceleri çevremde beni aydınlatacak bir dost yoktu. 17 yaşında yazdığım şiirleri Nyugat dergisi yayınladı. Harika çocuk saydılar beni, oysa ancak öksüzün biriydim.”

             Anlaşılan o ki hiçbir zaman onu aydınlatacak bir dostu olmadı Jozsef’in.

               Derslerine çok çalışmıyordu ama sınıfını “pekiyi” notlarla geçmeyi hep başarıyordu. İnsanlarla anlaşamıyordu. Katı bir disiplinden hoşlanmadığı ve kendisini baskı altında hissettiğinden okula da gitmiyordu. Kimseye yük olmamak ve kendi ayakları üzerinde durabilmek için aralıksız çalışıyordu. O dönemde pek çok yoksul ve yetenekli gencin yaptığı gibi para, yemek ve yatacak yer karşılığında zengin ailelerin çocuklarına dersler veriyordu. Bir çeşit özel dersti bunlar. Ama bunu yapmaktan da mutsuzdu. Gündelikçi olarak tarlalara mısır bekçiliği yapmaya gidiyordu. Şiir tutunduğu tek şeydi. Ona hem para, hem de mutluluk getirir olmuştu. Daha 17 yaşındayken birileri onun şiirlerini “Güzellik Dilencisi” adında bir kitap olarak olarak yayınladı. Başlarda çok mutlu olmuştu fakat kitap fazla ilgi uyandırmayınca yine mutsuzluğa ve karamsar düşüncelere sarıldı. Böyle oldukça yazdığı şiirler sertleşiyor, bir isyan ve başkaldırı niteliğine bürünüyordu. Zamanla kendisi gibi yoksul halkın sesi olacaktı bu sert dizeler. Şiirleri kısa süre içinde öylesine çelikleşti ki, lise üçüncü ve dördüncü sınıfı başarıyla geçen Jozsef’in son sınıftayken yazdığı bir şiir yüzünden başı belaya girdi. “Başkaldıran İsa” adındaki şiirinde Tanrı’ya hakaret suçundan hakkında dava açıldı. Korku ve sıkıntıyla geçen kısa bir süre sonunda mahkeme onu suçsuz buldu ve dava düştü.

              18 yaşındayken büyük Macar şair Sandor Petöfi’ye 100. doğum günü nedeniyle bir şiir yazdı genç Attila Jozsef. Yazdıkları artık bilinçli bir genç adamın kaleminden çıkan dizelerdi. Petöfi’yi; “Sevinçsiz 18 yaşının bayrağını” indirerek “evrensel özgürlük” sözcükleriyle selamlamıştı dizelerinde.

            Bu ara çalışamaması ve zamanının yetersizliği nedeniyle Macar Dili ve Edebiyatı dersinden sınıfta kalmıştı.

             Attila Jozsef 20 yaşına bastığında yaşının sıkıntısını oldukça etkili bir dille anlatacaktır:

“Ne babam var, ne annem
Ne Tanrım var, ne ülkem
Ne beşiğim var, ne kefenim
Ne öpücüğüm var, ne sevgilim

 

Üç gündür bir şey yediğim yok
Ne az yerim, ne çok
Yirmi yaşım güç kaynağı
Satıyorum yirmi yaşımı

Alan kimse çıkmazsa
Bende satarım şeytana
Hırsızlık ederim bozmadan yüreğimi
Gerekirse hatta vururum birini

Yakalayıp beni asarlar
Kutsal toprağa atarlar
Ve güzelin güzeli yüreğimden
Bir ot biter, yiyeni öldüren.”

 

              Bu şiir o meşhur “Temiz Yürekle” şiiridir. Hani daha sonradan başını derde sokacak olan, “böyle şeyler yazan bir adama bir kuşak teslim edilemez” denilerek öğretmen olmasını engelleyen Temiz Yürekle şiiri. (Hoş, şiir sonradan çok beğenilecek ve birçok ödüle layık görülerek intikamını almasını sağlayacaktır ya … )

             Jozsef öyle güzel şiir yazardı ki, insanın onun dizelerine kapılıp gitmemesi olanaksızdır sanki. Onu kendi dilinden okuyamıyor olmanın talihsizliğine rağmen, onun dizelerinde bir mitingte bağıran coşkulu bir kalabalığı, acı çeken bir aşık adamın yalnızlığını ve karamsarlığını duymamak mümkün değildir.

             Temiz Yürekle şiiri nedeniyle üniversiteden uzaklaştırılmasının ardından Paris’e gider. Üniversiteye burada yazılır. Yalnızlık ve mutsuzluk sanki hızla yayılan bir hastalıktır. Kalbinde sızlamaya başlar ve bütün bedenini sarar. Uzun uzun düşünür tren yolculuklarında. Başı ağrır, kalbi ince ince sızlar. Halkı seyreder. Ezilmiş, yoksul, çaresiz halkı. Kropotkin ve Karl Marks’ı okur büyük bir dikkatle. Ablasına gönderdiği mektuplarda emperyalizmden, bolşevizmden söz eder olmuştur artık. “Bağıran ben değilim, homurdanan toprak” der mektuplarında. Git gide toplumsal adalet isteği daha ağır basar. Bu düzen kökten değişmelidir. Bunun için savaşmak ve insanları bilinçlendirmek gerekmektedir. Belki de bir kavganın içine girdiğinde kendi dert sandığı şeyleri önemsemez olacaktır. Daha büyük ve köklü kavgalar onu bu mutsuzluktan çekip çıkaracaktır. Devrim ateşinin ilk yakıldığı şehrin göbeğinde, Fransa’nın Paris’in de bunları düşünürken kaleminden şunlar dökülecektir.

“Ey Avrupa, ne de çok sınırlar
ve her sınırda bir sürü katil”

            Gelecek sene ülkesinin başkenti Budapeşte’ye dönüp, yeniden üniversiteye yazılır. Bu sene şairin kısa hayatını belki de en çok etkileyen, onu en çok mutsuz eden sene olacaktır. Bir takım siyasi göçmenle tanışmış ve onlarla birlikte çalışır olmuştur artık. Yoksunluklar, kovuşturmalar yakasını hiç bırakmaz. Tam da bu günlerde üniversitede Marta Vago adlı güzel bir kızla tanışıp sırılsıklam aşık olur. Kız çok zengin bir aileden gelmektedir. Yaşamları çok farklıdır. Her ne kadar sevgili olsalar da, Jozsef’in siyasi duruşu ve yoksulluğu, kızın ailesinin baskıları peşlerini bırakmaz. İyice sıkılmaktadır Jozsef. Ama ne olursa olsun, şimdiye kadar kimseyi sevmediği kadar tutkuyla sever kızı.

“Bir de senin derdin bunca dert arasında
öfke duyuyorum uykulu tarlalara
ve tıpırtılı tepelere çiy kaplı
gözlerime kadar indiriyorum şapkamı.

Yürüyorum iri adımlarla ve acı duyarak
otların danaların arasında oturarak
seni andırıyor burunları bile
çıplak ayaklarınla basıyorsun yüreğime.



Kaçarsan benden gitme uzağa
önlük olayım beline beni yırtma
türkün olayım sürdür söylemeyi
emekçiğin olayım çiğneyip geçme beni”
(“Bunca Dert Arasında” şiirinden)

               O hoş duygular içinde böyle şeyler yazadursun, aşkına güvenip sıkıntısını öteleyedursun, Marta Vago vazgeçiverir Jozsef’ten. Jozsef’i sevse de ailesinin baskılarına dayanamaz olmuş, rahat yaşanılan bir hayat daha çekici gelmiştir. Bırakır Jozsef’i, terk eder onu. Kabullenilebir bir şey değildir bu :

“Zengin bir kıza vuruldum
Sınıfı yüzünden kapıp kaçırdılar benden”

             Bu aşk acısı öyle derindir ki, düşünmeler ağlamalara, gözyaşları da titremelere bırakır zamanla kendini. Üzüntü onu yataklara düşürür. Çok zor toplar kendini ve hemen şiirlere sarılır. “Ne Anam Var Ne Babam” adlı kitabını yayınlar. Bir aile özlemi, annesinin anısı ve bir aşkın bıraktığı eksiklik sosyalist şiirlerinin tam merkezine oturur. Marta Vago’nun acısı geçip gidecek gibi değildir. Bu aşk onda ince bir büyü dünyası, sağduyu, çoğu kez kendine dönük bir mizah ve patlamaya hazır bir öfke bırakmıştır. Şöyle der kendine :

 

 

 

 

 

 

“Yine de cesur olmam gerekli
Adaleti vermede, taraf tutmada
Dimdik bakmada zor anılara
Neme gerek bu anılarda?
Şu sefil kalemi bırakmayı yeğ tutarım ben
Orağın keskin ağzını daha da bilemem için
Topraklarımızda şimdiden olgunlaşıyor yeni çağ
Suskun, acımasızca”
(“Eninde Sonunda” şiirinden)

 

 

 

 

 


             Fakat hiçbir şey ondaki ruhsal çöküntüyü engelleyemeyecek ve bir sağlık evinde bakım altına alınacaktır.

           1930’lu yılları yaşıyoruz. Dünya bir değişimin eşiğinde. Ortalık gergin. Amerika’da çok büyük bir ekonomik kriz yaşanmakta. Bankalar köylüyü toprağından atmakta ve sonu gelmez ir açlık hüküm sürmekte. Üstelik bu büyük buhran sadece Amerika Birleşik Devletleri’ni değil, bütün dünya ekonomisini tehdit etmektedir. Fakat öte yandan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin uyguladığı ilk beş yıllık kalkınma planının başarıyla sonuçlanması büyük bir coşku yaratır Avrupa. Bir devrimci rüzgar kaplar ortalığı. Eski düzen çatırdamaktadır işte. Macaristan’da da gösteriler peşpeşe patlamaktadır. Tarım işçilerinin grevi ve diğer işçilerin gösterileri ülkeyi sallamaktadır. Jozsef’te bu coşku havasının içine girmekte gecikmez. 20 Mayıs günü Miklos Bartha Grubu’nun yayınları arasında Attila Jozsef’in bir broşürü çıkar : “Köylere” … Kışkırtıcı ve kavgaya davet eden yazılardır bunlar. Bir süre sonra Komünist Parti’ye üye olur. İşçilere kurslar ve konferanslar vermeye başlar. Böylesine çalışmaktan çok mutludur, hiç yorulmaz. Ömrünün son yıllarında kendisine hep bağlı bir yoldaş olacak Judit Szanto’yu da bu yıl tanıyan Attila Jozsef, artık bütün Macaristan’ın konuştuğu, bir çok ülkede tanınan büyük bir şair olarak görülür. Sınıf bilinci duygusunu canlandıran Attila Jozsef henüz hayattayken ona Macaristan’ın en büyük şairi gözüyle bakılır.

                   Yeri gelmişken Judit Szanto’dan da sözetmek gerek biraz. Attila Jozsef’in “hem yemek yapmasını, hem de öpmesini bir kadın” diye tanımladığı bu güzel kadın, bir şemsiye fabrikasında çalışan bir parti üyesidir. Tam bir halk kadınır. Sızlanmadan, ağlaşmadan direnen, savaşan biridir. Yalansızdır. Devrime inancı tamdır. Jozsef’in karamsarlığına ve arada bir ortaya çıkan hastalıklarına rağmen, genç kadın sabırlı bir sevgiyle onun üstüne eğiliyor, ona çalışmalarında yardım ediyordu. Onu öpüyordu. Sevgiyle, tutkuyla … Ona duyduğu bu tertemiz, bu sabırlı sevgi, Attila Jozsef’in kalbinde her zaman değerli ve masum kaldı.

                  Tarih 1 Eylül 1930. Uzun süredir üzerinde çalışılan ve işçileri sokağa dökmeyi planlayan işçi yürüyüşü, kimsenin beklemediği bir başarıyla gerçekleşti. Attila Jozsef’in de içinde olduğu, yüzbinlerce insanın kalabalığı sokakları doldurdu. Bu beklenmedik bir şeydi. Macar işçisi bir devrimin yakın olduğunu haykırdı o gün tüm dünyaya ve “kanlarına susadıkları, kanlarına susayan” patronlara. Bu kalabalıktan inanılmaz etkilenen ve yüreği umutla dolan Attila Jozsef’te gelmekte olan devrimin broşürünü yazmakta gecikmedi. “Kalabalık” şiiri ve “Devir Gövdeyi Ağlayıp Sızlanma” kitabı bu yıl yazıldı. Bunlar sanki bir devrimin alt yapısını yapmak isteyen çalışmalardı :

“İş istiyoruz! Ekmek istiyoruz!
İş istiyoruz! Ekmek istiyoruz!
Kalabalık geliyor, kalabalık

Kalabalık
yürüyen koskoca bir orman
kökü kandır durduğu zaman
verimli topraktır avuçlarıyla tabanı.
Yiyeceği ekmek yüzbin dağ
içeceği ise sis bulutlarından engin
ve dağları örtmüş olsa da sisler
yeterli ekmeği yok kalabalığın.

Romatizmalı, beli bükük atalarımdan
sevimli, cılız kızcağızlarındandır
kalabalık.
Çevresinde dumanı tüten namlular
Irmağı kurcalıyor saman çöpü –
işte alıp götürdü onu akıntı!
Ve götürdü tahta sıraları
çöp kutularını, arabaları
miğferleri, atları
kınından sıyrılmış kılıçları –

Oh!
Boşunadır onun karşısında her şey
pazarlık, lanet, sessizlik, sözcükler
hem yapıdır o
hem yapıyı kuran
aşağıda temel, yukarıda çatı
çalışan ve tasarlayan -
Yaşasın işçiler ve köylüler
sökmüyor onlara kent soyu kurnazlığı
tekmeliyor onlarca ayak –
hey kalabalık, ileri, ileri!”
(Kalabalık’tan)

“ …
Hey, devir bakalım gövdeyi ağlayıp sızlanma
sana mı düştü gözyaşı dökmek her kıymığa!
Dört bir yanından vuracaksın yazgının
bırak da beylerin bozkırı hıçkırsın –
gülümsüyor güneş yüzlü balta”

“Devir Gövdeyi, Ağlayıp Sızlanma” kısa süre içinde toplatılır.

          Bu senenin sonunda hastalığı artan Attila Jozsef ilk psikanalitik tedavisini görür.

              Gelecek birkaç sene Jozsef için yıkım üstüne yıkım getirir. Macaristan’ın Mussolini’si diye tanınan ırkçı Gyulo Gömbös Meclis Başkanı seçilir. Ülkede faşizmin ve Alman yandaşlığının güçlenmesi demektir bu. 1932 yazında komünist liderler tutuklanır. Bunlardan İmre Sallai ve Sandor Fürst ölüm cezasına çarptırılır. Ülke birbirine girer. İdamların durması için milyonlarca insan sokağa dökülür. Bu arada Gyulo Gömbös sıkıyönetim ilan eder. Attila Jozsef ise idamların durması için bir broşür hazırlamakla uğraşmaktadır. Tüm çabalara rağmen liderler öldürülür ve broşür yazarları kovuşturmaya uğrar. Viyana’da işçiler başkaldırır ve kanlı bir şekilde bastırılır. Attila Jozsef sayısız makale ve broşür yazarak faşizme karşı mücadelesini sürdürür. Artık çalışma yapmakta oldukça zorlaşmıştır. Faşizmin baskısı hem solda belirgin bir sapma, hem de sabırsızlık yaratmıştır insanlarda. Sabırsızlık da tartışma ve kavgaları yanında getirmekte gecikmez. Attila Jozsef partinin bazı kollarıyla anlaşmazlığa düşer. Halk Cephesi gibi bazı önerileri kabul edilse de, bazılarıysa bugün bile düşlenecek şeyler değildir. Kavga büyür ve 1934 yılında Jozsef ve parti arasındaki organik bağ kopar. Ama Attila Jozsef arkadaşlarını asla yadsımaz.

              Kovuşturmalar, kavgalar ve anlaşmazlıklar, kitaplarının toplanması işleri zorlaştırmaktadır. Sefalet, hastalığı da kışkırtıyor ve işler daha da güçleşiyordu. Bazılarının Attila Jozsef’i önemli fakat anlaşılması güç bir şair olarak görmesi, onun proleterya şiiri anlayışı bazı edebiyat çevrelerinde de çatışma başlatmıştır. Burjuva edebiyat çevrelerine durmadan yaptığı saldırılar yüzünden bütün kapılar tek tek kapanmıştır yüzüne. Gençliğinde ona “altın çocuk” diyen Nyugat dergisi bile artık düşmanca bakmaktadır ona. Sonuç : sefalet, sefalet, sefalet …

“İşte sonunda alıştım açlığa”

             Fakat bu sefaletin, yalnızlığın ve hastalığın onun şiirini bir bütünselliğe ulaştırdığını söylememek mümkün değil. O henüz tanı konmayan şizofreni içini kemirirken, aklın acının üstesinden gelebileceğini düşünüp direnir, direnir, direnir. Başka acı çekenlerle kardeş sayar kendini. O yıllarda bir Romen gazetesi için yaptığı konuşmada şiir için şöyle der :

“Her şiir bir yaratmadır ve genel olarak şiir okuyucularının bilmediğini ortaya çıkarır. Yalnız kalmak istemeyen, ama aynı zamanda da yüzeysel insan ilişkilerini istemeyen bir insandır şair. Bir şeye ait olduğunu bildiğinde yazar yalnızca. Yalnızlığın şairleri, başka yalnızlarla bağlı olduklarını hissederler. Kendini tamamen yalnız gören ve diğer yalnızlarla ilişki kuramayan da şiir falan yazamaz”

Şiirleri sözlerini doğrular :

“Ateşlice sevmek gerek beni
Kovmak gerek acılarımı.
Acı, çok acı çekiyorum …
Barınıyor bende acı
Ama dışımda onun kökleri”
(“Uyanış” şiirinden)

              Şubat 1935’de 1000 pengölük bir edebiyat ödülüne layık görülür Attila Jozsef. Bu para epey bir rahatlatmıştır onu. Yapılan Slovak şiir antolojisi için bir sürü şiir çevirerek para kazanmaya başlamıştır. 1936 başında yaşamsal koşulları bir parça düzelmiştir. Aynı yıl, şiir bölümünü yönettiği edebiyat dergisi “Szep Szo” yani “Güzel Söz”ü kurar. Para kazanmaktadır fakat deli gibi çalışmaktadır.

“El yazmalarını okuyorum ve yığınla zavallı şiirin, sayfa düzenini yapıyor, provalar düzeltiyorum” der.

               Yüreği karmakarışıktır. Büyük bir savaşı çok yakında patlayacağını düşünmektedir. Faşizm denen canavar insanlığı vahşi bir hayvan gibi kemirse de ışıklar da artmaktadır. Fransa’da Halk Cephesi iktidara gelir, Sovyetler direnmektedir, Latin Amerika’da kıpırtılar gitgide artmaktadır. Her şey aklını karıştırmaktadır.

                Anlatacak çok şey vardır belki ama bugün, bu psikolojide iki şey daha önemlidir bence: Biri Flora, diğeriyse sürgündeki Thomas Mann’a yazdığı şiir … Ve unutmadan, elbette ki ölüm …

               Thomas Mann 1937 yılı başında Macaristan’da bir tiyatroda konferans verecektir. Sürgünde bulunan bu büyük Alman yazarının ülkelerine geliyor olmasını büyük bir coşkuyla kutlayan aydın çevreler onu bir şölen havasıyla karşılar. Attila Jozsef “Thomas Mann’ı Selamlama” adında bir şiir yazar. Konferansın açılışında Jozsef şiiri Thomas Mann’a kendisi okuyacaktır, fakat polis bunu yasaklar.

Attila Jozsef ve Thomas Mann karşılaşmaktan olmaktan çok mutlu olup, gazetelere poz veredursun, Jozsef’in yazdığı şiir kendinden epey söz ettirecektir :

“Bir çocuk gibi tıpkı, dinlemek üzere
rahat döşeğine çekildiğinde
“Yanımda kal, anlat” diyen –
(gece çökmeyecektir üzerine bu yüzden)

kaygılarla çarparken küçücük yüreği
bilmeden kendisi bile belki
masal mı istiyor, senin kalmanı mı yoksa:
“Aramıza otur ve anlat” diyoruz biz de sana.
Anlat her zaman ki gibi, bilsek bile
anlat ki buradasın bizimle birlikte
insana özgü dertleri olan hepimiz
seninle birlikteyiz.

 

Bilirsin, yalan söylemez hiçbir zaman ozanlar
Doğruyu da söyle, yalnız gerçekliği değil
söyle beynimizi aydınlatan ışığı
birlikte olmazsak karanlıkta kalacağımızı.

söyle iyi olan nedir, nedir kötü
yastan özleme yükselterek yüreklerimizi.
Daha yeni verdik toprağa Kosztolanyi’yi,
onu kemiren kanser gibi, insanlığı da
zulmü kemiriyor canavar devletlerin, ve daha
neler gelecek başımıza, soruyoruz korkarak
yeni ülkülerin kurtları nerden üstümüze salınacak
yeni bir ağu kaynatılıyor mu, sızsın diye aramıza –
ne zamana dek yer bulacaksın acaba konuşmaya? …
Yeterken yorulmayalım sen konuşurken, önemlisi bu,
erkekler unutmasınlar erkek olduğunu
kadınlarsa kadın – özgür ve sevimli
ve insan olduğunu unutmasın hiç kimse, çünkü azalıyor böyleleri
Buyur otur. Başla bir güzel anlatmaya.
Dinliyoruz, sevinenlerde olacak aramızda
yalnızca görmekle bugün burda seni
bir Avrupalı’yı, beyazların arasındaki”

Yazacak şey çok ama artık toplamak gerek. Flora’yı konuşalım biraz.

                   1937’nin başlarında tanıdığı bu çok güzel ve çok zeki kız ona bir kurtuluş getirmiş gibidir. Düşlerinin kadınıdır bu. Flora … Tanrım, ne kadar da güzeldir. “Oyun oynamasını bilmeyen insanlar beni hep korkutmuştur” diyen şair, bir aşk oyununun içinde bulur kendini. “Aşktan öte bir bağlaşma bu” diye yazar.

                   Hayatının sonunda yazdığı bütün aşk şiirleri Flora’ya yazılmıştır. Onu öylesine sevmektedir ki, ne kadar anlatsa da yetmemektedir ona. Ona duyduğu duyguları daha iyi bir gelecekle özdeşleştirir. Onun güzelliğini yüceltir. Duyduğu cinsel isteğin şiirlerine yansıması engellenir gibi değildir :

“Çağlayan nasıl ayrılırsa kendi gürültüsünden,

sende benden ayrılıp gidiyordu sessizce
oysa ben dorukları arasında yaşamımın
uğulduyorum uzaklara doğru, bağırıyorum
yere göğe yankılar salarak;
“Seviyorum seni, sevgilim benim …” ”

 

 

“Seni seviyorum çocuk nasıl severse annesini
suskun sarnıçlar nasıl severse derinliklerini,
seviyorum, salonların ışığı sevdiği gibi
sevdiği gibi ruhun alevi, bedeninse dinginliği!
Seviyorum seni, son soluklarını verene dek
yaşamayı nasıl severse ölümlüler.
Düşenleri nasıl kendine çekerse yer
öyle saklıyorum ki içimde her sözcüğünü, hareketini, gülümsemeni
Asit nasıl işlerse madenleri
duygularım bana öyledi işledi seni
ey sevimli yaratık, güzel görüntü
usumda ne varsa sen alıyorsun hepsinin yerini.

 

Saniyeler akıp gidiyor çınıldayarak
sessiz oturuyorsun oysa kulağımda sen
yıldızlar düşüyorlar parlayarak,
oysa sen çekilip gitmiyorsun gözlerimden.
Bir mağara sessizliği gibi tadın
ürperiyor damağımda soğuyarak
ve görünüyor bir su bardağı tutan
ince damarlı elin
belirip kaybolarak”

 

 

 

             Aşk ne garip bir şeydir … Bir aşığı nasıl da tutkuyla söyletir. Jozsef’i terk eden Marta Vago belki de zengin bir adamın kolunda ara ara mutlu olduğunu sanarak bitirdi ömrünü. Ama Jozsef onu öyle sevdi ki, biz adını biliyoruz hala. Flora’yı bu kadar sevmeseydi Attila Jozsef, o asla ölmeyecek olan kadın bu kadar güzel olabilir miydi acaba?

              Artan rahatsızlığına şizofreni tanısı konmuştu. Sürekli tedavi görüyordu.

             Bir durgunluk, bir isteksizlik hakimdi içine. Sanki yaşından yüz yıl büyüktü. Flora’yı çok seviyordu evet ama, bir şeyler eksikti. İçindeki kökleşmiş yaralar kapanmıyordu. Baş ağrıları şiddetlenmişti. Flora’nın yüzüne bakarken duyduğu huzuru, başını çevirdiği an kaybediyordu. Kapıdaki savaşın insanlara yapacağı işkenceleri düşlüyordu. Buna engel olamamanın utancını yaşıyordu belki de. Yoksulluklar içinde ona bakmaya çalışan annesinden beri ne değişmişti ki dünyada? Sadece Flora’nın güzelliği … onunla öpüşmenin verdiği kalp çarpıntısı … başka da bir şey yoktu hayatta.

             Ölümü çok zamandır düşünüyordu. Fakat bunu baharda yapamazdı. Yeni bir hayat doğarken o gidemezdi. Yazın olmazdı. Hele hele Flora’nın yakınlarında hiç olmazdı. İşte 1937 yılının kasım ayını Boloton Gölü kıyısında bir delinin gözlerinde huzur arayarak geçirdikten sonra Aralık ayına girmiştik. Kıştı. Ölünebilirdi. Anlatamadım mı bu derinlerdeki mutsuzluğu ve ölme isteğini? Evet, anlatamamış olabilirim. Yaşamaktan vazgeçmiş olmak, kaçmaktan daha başka şeylerdi aslında. O zaman ben susayım, o anlatsın geri kalanını :

“Neler düşünüyorum eve giderken, nelere
üzülüyorum, yasaklayan kim anlatmamı?
Yumuşacık bir karanlık indi o sırada çimenlere
kadife bir püskürtü gibi.
ve yuvarlandı uykusuz incecik yapraklar
altında ayaklarımın,
itilip kakıldığında çocukların
mırıldandığı gibi sessizce.

 

Düşündüm, ne kadar da ıssız buraları, istese
saldırabilir biri bana
Derken beklenmedik bir adam çıktı karşıma
Ama yürüyüp gitti ağır ağır
Baktım arkasından. İstese soyabilirdi,
canım kendimi korumak bile istemiyor
o kadar yoksulum ki

Yazık, istemedim düzen böyle olsun
Ruhumun yurdu değil bu.
İnanmadım daha kolay yaşayacağına alçağın
Seçime korkuyla katılacağına
utançla kullanacağına oyunu, aldığı parayla
yiyip içeceğine halkın
seçim sonrası şölenlerinde.

Böylesini düşünmedim düzenin
oysa bende çocukluğumda
nedensiz dayak yedim çoğu kez
bir tek iyi söz etseler
yapardım oysa istenen her şeyi.
Biliyordum – annem de uzakta akrabalar da
beni dövenlerse yabancı.

Büyüdüm. Dişlerimde yabancı maddeler
çoğalıyor gün günden,
yüreğimde çoğaldığı gibi ölümün. Ama hakkım var
ne ruh sayılırım daha, ne madde
yaşıyorum çünkü ve postum değerli değil ki
olgunlukla boyun eğeyim ses çıkarmadan
serbest olmayışıma”
(“Hava İstiyorum” şiirinden)

               3 Aralık 1937’ydi. Yakınlarından bir tren geçiyordu. Yerinden usulca kalktı. Bağrışan çocuklara gülümseyerek baktı yan odadaki. Ceketini giydi. Delinin yanından korkmadan geçti. Gözlerinin önünde sadece Flora vardı. Başka hiçbir şeyi görmeden yürüdü. Öyle ki delinin onu izlediğini fark edemedi bile.

 

“Örtü tutmadın üstünde başında
kabuk bağlatmadın hiçbir zaman yarana
ünlüsün, istediğin ünlü olmaksa
Delisin. Bunca yaptığın neye yaradı ki?

Sevdalı mıydın? Kimdi seni kendine bağlayan?
Kaçtın mı? Ardına düşüp kimdi kovalayan?
Olup bitenin kalk bakalım altından

ne bıçağın var, ne de ekmeğin”
(“Kazıkla Geldin” şiirinden)

“Hafif sözlere kaptırdın kendini
paralı destekçilere de
ve bak hiçbir zaman söylemedi
sen iyisin demedi hiç kimse.

 

Seni sevdiler ama aldattılar
Aldattın ve sevemeyeceksin artık
Dolu silahı şimdi
Daya bomboş yüreğine”
(“Biliyorsun Bağış Yok” şiirinden)
“Tek başımayım nice zamandır
Geldi sonradan bir çoğu bana
Yalnızsın dediler, oysa ben
birlikte mutlu olurdum onlarla.

 

Boş yere yaşayıp gittiğimi
kestirebilirim artık kendi kendime

Deli rolü oynattılar bana
ve şimdi yararsız ölümüm bile.

 

Kendisinde ne ocak, ne aile
ama başkalarında olabilir diyenler için
ilk yaz güzeldir, yaz da öyle
ama güz daha güzel, kışsa en güzeli mevsimlerin”
(“İşte Buldum Yurdumu” şiirinden)

 

 

 

 

               Tren yoluna çıkıp oturdu. Bekledi. Uzaklardan bir trenin sesi geliyordu. Kararlılıkla ayağa kalktı, durdu. Tren yaklaştıkça rüzgarını hissetmeye başladı yüzünde. O da yavaş adımlarla trene yürüyordu. Yaklaştı tren. Yaklaştıkça daha çok öttürdü düdüğünü. Sonra daha çok yaklaştı, sonra daha çok, daha çok … Ezdi geçti Attila Jozsef’i.

               Öldüğünü köylülere deli haber verdi bağıra çağıra.

                 Bugün Macaristan’da onlarca Jozsef heykeli var. Macar üniversitelerinden birine onun adı verildi. Bir çok cadde, bir çok meydan onun ismiyle anılmakta. O çağdaş şiir dünyasının en büyük kalemlerinden biriydi. Arkasında daha özgür bir dünya özlemi ve muhteşem şiirler bıraktı.

“Bildiriler gibi uğulduyor yapraklar …
Gürle orman yoldaş, gürle …”

Uğur Uzunel
09 Haziran 2008